Reyhan Çorum


Tarihimizde iz bırakan olaylar ve insanlar..

Tarihimizde iz bırakan olaylar ve insanlar..


Tarihimizde iz bırakan olaylar ve insanlar..

GEMLİK'İN İLK MÜFTÜSÜ HASAN SAMİ TARAN...

İSTANBUL'DAN İNCİ DİKER HANIMDAN MEKTUPLAR..

İnci Hanım, İstanbul'da yaşayan Gemlikli bir hanım. Gemlik'in ilk Müftüsü Hasan Sami Taran'ın torunu. Yaşadığımız pandemi nedeni ile uzak mesafeleri aşamıyoruz fakat teknoloji sayesinde artık görüşmek, anlaşmak ve yazılarımızı birbirimize iletmek çok kolay.

Mektup ..

Bizim yaşımızdaki kişiler için çok önemli bir iletişim aracıydı. Hangimiz postacı yolu gözlemedik? Doğrusu artık o elindeki mektupları sallaya sallaya gelen postacılarımız yok ama, ben bilgisayarıma gelen yazıları hala mektup olarak adlandırmak istiyorum. Çünkü aynı heyecanla okuyorum.

Bizden yaşça büyüklerimizin dağarcıklarındaki bilgileri öğrenmek ve değerlendirmek için keşke yüz yüze görüşebilme şansımız olsa da gidebilsem, çok isterim. Maalesef zor günler geçiriyoruz.

Hadi bakalım açalım İnci Hanım'ın mektubunu, bakalım neler yazmış.

( Mektup-1) Merhaba Reyhan Hanım ;                                   

Ben öncelikle bizim aile tarihimizin Gemlik ile ilgili kısmını özetleyerek iletmek istiyorum size.

Benim dedem, yani annemin babası rahmetli Gemlik müftüsü Sami Taran.(1883 Gemlik doğumlu- 1935 yılında, 51 yaşındayken vefat etmiş)

Annem Lâmia o zaman 17 yaşındaymış. Babasının anlattıklarından bize aktardıkları şöyle:

Dedem Sami Taran'ın babası Hüseyin Rıfat, aslen Eğridirli. 7 yaşındayken babasının ölümü ve annesinin yeniden evlenmesi nedeniyle evinden ayrılarak, İstanbul'a medreseye okumaya gitmiş. Okulu bitirmeden yarım bırakarak ayrılmış ve hoca olarak Orhangazi'ye tayin olmuş. Orada Nesli Hanım ile evlenmiş(nüfusta Ayşe Sıdıka ama zamanında kayınvalidesi Nesli demiş ve Umurbey'de Nesli Nine olarak biliniyor )ve sonra da Gemlik'e yerleşmişler.

Hüseyin Rıfat Efendi Umurbey'den ev ve zeytinlik almış. Önceleri yalnız zeytin zamanı Umurbey'de yaşarken, sonra temelli yerleşerek orada oturmaya başlamışlar.

Üç oğulları Umurbey'de doğmuş. Sami, Fehmi ve Şevket isminde. ( Taran soyadını almadan).

Hafız Efendi ölmeden önce eşi Nesli Hanıma Umurbey'de kalmasını vasiyet etmiş. Hacca gitmeye niyet etse de, ömrü vefa etmediği için gidememiş.

Dedem Sami Taran..

Gemlik o zamanlar hem Rumların, hem de azınlıkta olan Türklerin yaşadığı bir kasaba. Umurbey ise tamamen Türk ve Müslümanların yaşadığı büyük bir köy.

O zamanlar Gemlik'te Rüştiye mektebi bulunmuyor ama Umurbey Rüştiyesinde Umurbeyli çocuklar eğitim görüyorlar. Sami Efendi de Rüştiyede okuyarak okulunu bitiriyor. Celal Bayar ile akran ve arkadaşlar. Nesli Hanım'ın erkek kardeşi İstanbul'da medrese de hocaymış. Dedem Sami dayısının  yanına okumak için gidiyor. Medreseden mezun olup icazet alınca Hakimlik stajına başlamış. Niyeti dayısı gibi orada müderris( Öğretmen) olarak kalmakmış.

Fakat Umurbey'de yaşayan annesi Nesli Hanım sağlık nedenleri ile oğlunu sık sık yanına çağırmaktaymış. Annen ölüyor diye çağırılınca geçici olarak döndüğü Umurbey'de temelli kalmak zorunda kalmış. Daha sonraları da annesini kaybetmiş.

Görev nedeni ile Mudanya'da Rüştiye'de hocalık yaparken Ulviye Hanım ile tanışıp evlenmiş..

Ulviye Hanım'ın babası ; 93 harbinde Bulgaristan'dan gelmiş, Mudanya'nın Siğ( Şimdiki adı Zeytinbağı olması lazım) köyünde yaşayan, Gümrük Müdürü Emin Efendi.

Sami Bey ve Emin Efendi'nin ortanca kızı Ulviye Hanım hayatlarını birleştirdikten sonra Gemlik'teki aile evinde yaşamaya başlamışlar.

Onların da üç çocukları olmuş. Önce ailenin ilk çocuğu Hüseyin Taran, 1918'de kızları Lamia, daha sonra Talia doğmuş.

Lamia 1-2 yaşındayken Gemlik'in düşman işgali ve yerli Türk direnişi başlar. O sırada Gemlik'te muallim olan Hafız Sami Bey'de kurtuluş mücadelesi veren insanlara destek için, şehrin mülki, idari amirleri ve ileri gelenleri ile birlikte gizli toplantılar yapmaktalar, onlara katılır.

Yumurta Tepe'de zaten çete harbi başlamıştır. Malum Celal Bayar'da Galip Hoca adı ile komiteci olarak milli mücadelenin içindedir. Doktor Ziya Bey yüzbaşıdır. Kaymakam da daha önce tutuklanmıştır. Dedem Kurtuluş Mücadelesine katılmak için  Mustafa Kemal'e ulaşmaktan başka çare olmadığını; zaten kendisinin de ilk fırsatta gideceğini söyler.

Dağ yollarında bazen köyden köye, bazen bir at, bazen bir eşek o da bulunmazsa yayan yürüyerek Ankara'ya ulaşılması gerekildiğini iyiden iyiye düşünmektedir artık. Arkadaşlarının da fikirleri budur.

Ancak Yunan onların bu faaliyetlerini öğrenince Sami Bey tutuklanarak Karakola götürülür. Kardeşi Şevket daha önce yakalanmıştır. Ağabeyleri Fehmi'yi de öğrenip onu da tutuklarlar. Böylece Nesli Hanım'ın üç oğlu da Yunan'a esir düşmüş.

Dedemi bir gün karakolda tuttuktan sonra gemi ile Atina'ya götürmüşler. Yolda yaşadığı ilginç anıları başka bir yazımda anlatmayı düşünüyorum. Ama oldukça iyi davrandıklarını, hoca diye saygı gösterdiklerini söylermiş. Pek sıkıntı çekmemiş. Bir yıl sonra da geri dönmüş. Bir müddet Bursa'da yaşamışlar, kurtuluştan sonra Gemlik'e gelmiş..

Bu defa Müftü olarak tayin olmuş. 14- 02- 1923 de göreve başlamış, 08-12-1935 yılına kadar Gemlik Müftüsü olarak görev yapmış.

Çok aydın, çok alim bir insanmış. Ömrü kısa olmuş ne yazık ki. 

(Mektup-2) Merhaba Reyhan Hanım. Bugün dedem Hafız Sami'nin esaret sırasında yaşadığı bazı olayları kendi ağzından(Annemin aktardıkları) nakletmek istiyorum.

Hafız Sami: Direnişçilere yardım ediyoruz diye bizleri tutuklamışlardı. Kardeşim Şevket, ağabeyim Fehmi'yi de tutukladılar. Umurbey'de yaşayan annem Nesli Hanım elinde zeytinliklerimizden sıktırdığı yağlarla Gemlik'te bizim yaşadığımız eve geliyor. Tutuklandığımızı öğrenince " İşte benim kanatlarım kırıldı" diyerek, elindeki yağ testilerini bırakıp oracığa yığılıveriyor. Bizleri Gemlik Karakolunda tutup gemiye bindirdiler.

Bozburun açıklarındayken Yunan subaylar aralarında konuşurken kulağımıza (çuvali, çuvali) kelimeleri çalındı. Bir arkadaşın( Kaymakam) hanımı Giritli olduğu için biraz Rumca biliyordu. O anlamış konuşulanları. " Hocam bunlar ne söylüyor  biliyor musun ?" Deyince, bende " Herhalde bize erzak koymak için çuval arıyorlar" diye düşündüm. Meğer " Bunları Yunanistan'a niye götürüyoruz ki, koyalım çuvala denize atalım" diyorlarmış. Yani o çuvallar bizleri denize atmak içinmiş. Neyse çuvalla atmadılar ama bu defa başka bir şey oldu ve bu kez sonumuzun geldiğini gerçekten düşündük.

Yunanlılar altı parmaklı Konstantin'in İstanbul'u alacağına inanıyorlarmış. Ve o zamanki kralları Konstantin de altı parmaklıymış. Meğer, Yunan komutan sevinçle bizimkilere bunu anlatıyormuş. O zaman bizim Rumca bilen arkadaş ta( Kaymakam) dayanamayıp " Altı parmaklı değil, on parmaklı Konstantin olsa gene alamaz İstanbul'u" deyiverdi.  Tabii hepimizde şafak attı. " Ne yaptın sen? Şimdi bir çuvala koyup atarlar bizi "dedik.. O'da pişman olduğunu söyledi. Ellerindeyiz ne istese yaparlar. Arkadaş " Sorma hocam bir halt ettim bir kere" diyor bizleri düşündüğü için.

Neyse ki Atina'ya sağ salim ulaştık. Yine insaflı birilerine rastlamışız, kötü davranmadılar. Beni Karakol bekçisinin odasına yatırdılar. Kaymakam bile ahırda yattı ilk önce. Hoca diye saygı gösteriyorlardı. Bunun faydasını gördüm. Hatta Belediye Reisi ramazanda beni iftara çağırdı. Yunanlılar arasında Müslüman olanlar da vardı.

Belediye Reisi iftardan sonra beni bodruma götürdü ve kapıyı kapattıktan sonra bir kapak açtı. Merdivenlerden bir odaya indik. Meğer adam gizli Müslümanmış ve namaz kılmak için bu odaya inermiş. Seccadesini serdi. Birlikte namaz kıldık. Ailesi bile bilmiyormuş bunu. Bana sırrını saklamamı sıkı sıkı tembih etti. " Burası benim gizli ibadet yerim, bilinirse ailemin de, benim de hayatı biter" dedi. Tabii bende bu sırrı sakladım. Esaret arkadaşlarıma bile söylemedim. Ne olur ne olmaz birisi ağzından kaçırıverir söyler diye.

Esir alındıktan ancak 6 ay sonra mektup yazabildim aileme. Kardeşim Şevket çok eziyet çekmiş ama ben sıkıntı çekmedim. Onlara çok işkence etmişler. Her gün idam mangasının karşısına dizip silahları doğrultuyorlar, ölüm korkusu yaşatıyorlarmış. İzmir'e gelince daha rahat etmiş. Üç yıl kaldı kardeşim esir olarak. En uzun onun esaretiydi. Düşünün annemin yaşadıklarını. Üç oğlu da esir ve dönüp dönmeyecekleri belli değil.

Ben bir yıl sonra döndüm evime. Gemlik'te yaşayan çok Rum vardı. Onlar da Yunan gelince şımarıp Türk komşularına kötülük yapmışlar. Yunan askerleri dipçiklerle evleri basıp silah falan arıyorlarmış. Bizim eve de girmişler. Ulviye çocuğu emziriyormuş. Çok korkmuş ama ona bir şey yapmamışlar. Sadece evin her yerini didik didik arayıp, silah bulamayınca gitmişler. Evde bir kadın ve iki çocuk var. Ben geriye dönmeseydim Lamia hiç baba bilmeyecekti. Bebek sayılırdı daha. Hüseyin de küçük.

Biz üç kardeş esir düşünce, annem " Ben üç genç kadını koruyamam, herkes kendi ailesinin yanına gitsin" demiş. Ulviye; Sığ köyüne annesi ve halasının yanına çocuklarını da alarak gitmiş. Şevket'in hanımı Sıdıka'da, çocuğunu almış ailesi ile birlikte İstanbul'a gitmişler.. Ağabeyimin hanımı Orhangazili'ydi ama Yunanlar Orhangazi'yi yakıp yıkmışlar. Taş üstünde taş kalmamış. Halka çok eziyet etmişler. Hatta kadınların meme başlarını kesip, tespih yapıp Gemlik'te gezdirmişler. Kadın ve çocukları öldürmüşler.

Onun için onlar İstanbul'a gitmişler. İstanbul'a gidenleri hanlara yerleştirmişler. Ben esaretten bir yıl sonra dönünce Bursa'ya bir dostumuzun evine iki aile olarak yerleştik. Onlar yerleşmemizi istedi, çünkü böyle büyük evleri Yunan subayları ya Karakol yapıyor, ya kendileri yerleşiyordu. O nedenle dostumuz hem evini almasınlar, hem de birlikte güvende olalım istemişti. Bursa Gemlik'ten daha güvenliydi. Düşman kaçınca biz de yeniden Gemlik'e döndük..

(Mektup-3) Merhaba Reyhan Hanım, bugünde yine annemden dinlediğim, o tarihe dair bazı anıları nakletmek isterim..

Dedemlerin Bursa'ya giderek bir müddet orada bir ahbaplarının evinde birlikte yaşadıklarından bahsetmiştim.

Annem Bursa'nın kurtuluşunda askerimizin şehre girişini hatırladığını söylerdi ama babası bunları hatırlamayacak kadar küçük olduğunu, belki anlatılanların da etkisi ile böyle bizzat yaşamış gibi hissettiğini iddia edermiş. Annem ise askerlerin ellerinde hırpalanmış bir sancak, üstleri başları perişan ve yırtık pırtık, bazı askerlerin ayaklarında yırtık yemenilerle tel örgülerle şehre girişini ısrarla hatırladığını söylerdi . Çocuk hafızası ile unutamamış demek ki.

Zavallı ordumuz zaten uzun yıllar süren savaşlardan dolayı bitap, yorgun, perişan hali yanında birde yokluklarla, aç, perişan ama vatan ve hürriyet aşkıyla, canını dişine takarak verdiği mücadelenin artık son kertesine gelmiş.

Annemlerin oturduğu o arkadaşlarının evi Reyhan semtindeymiş. Yunan ordusu kaçıp giderken her yerde olduğu gibi, Bursa'yı da ateşe vermişler. Hükümet Konağı ve Bursa'nın her yerinde yangınlar başlamış. Ayrıca etrafta sokaklara bomba koymuşlar söylentileri de dolaşmaktaymış.

İşte askerlerimiz şehre girmek için beklerken şehrin durumu bu vaziyetteymiş. Bu manzara karşısında daha fazla dayanamayıp "Kumandanım Bursa yanıyor, daha fazla bekleyemeyiz" diyerek girmişler şehre. Tabii halkın sevincini anlatacak kelime bulunacağını sanmıyorum. Annem bunları her anlattığında ağlardı. Ve ölünceye kadar Yunan adını duymaya tahammül edemezdi. Hatta bir zamanlar televizyon dizisi olan "Yunanlı damat" televizyonda başladığında seyretmez. Bizim de seyretmemizi istemezdi.

Hepimizin Milliyetçilik duygularına ilaveten, çok küçük yaşlarda yaşadığı travmalar, onun hafızasında silinmeyecek derin izler bırakmıştı.

Neticede annemler yeniden Gemlik'e döndüklerinde oturacak bir ev bulmakta zorlanıyorlar. Anneleri Nesli Hanımın bulduğu terkedilmiş ve yağmalanmış bir evde bir müddet barındıktan sonra, önce kiralık, sonra çok zor olsa da satılık bir ev alıp yerleşiyorlar.

Emetullah camisi Aralık Sokaktaki o evde dedem Sami Taran 1935 yılında son nefesini verene kadar yaşamış.

1928'de doğan teyzem Talia Taran, annem Lamia Taran, anneannem Ulviye Taran'ın vefatına kadar(1944 yılı olması lazım) birlikte yaşamışlar. Dayım Hüseyin Taran'da evlenip yine o tarihe kadar orada yaşamış

Dedemler Yunan'ın Gemlik'i terkedişini görememişler. Olanları sonradan orada oturanlardan öğrenmişler. Tabii Yunanlılar kaçarlarken onlara güvenerek Türk halkına kötülük yapan yerli Rum Ermeniler de kaçmışlar. O yağma ve kaçış hikayelerini Gemlik'te yaşayanlar birbirinden dinlemiş, yada bizzat görmüş.

Sahilde kumların üzerinde parmağını emerken bulduğu bebeği ve yine başıboş bir ineği ipinden tutarak eve getiren ve "Allah bu yavrunun rızkını verdi" diyerek o çocuğuna nüfusuna kendi doğurduğu çocuk olarak kaydettirip büyüten, okutup meslek sahibi yapan hanım ve o çocuk annemlerin karşı komşusuydu. Bende bu aileyi çok iyi tanıdım.

Bu bölüme bir anı daha eklemek istiyorum. Dedemler Gemlik'te daha ilk evlerinde otururken, karşılarında oturan Ermeni aileden yedi erkek, Ermenilerin ayaklandığı dönemde doğuya gidiyorlar. Dönüşte beş kişi olarak dönüyorlar. İkisi orada Türklerle çarpışırken ölmüşler. Dedemler o sırada doğuda olup biten şeyleri, Ermenilerin isyanını bilmedikleri için( Şimdiki gibi televizyon, medya yok) o iki ölen kişiye üzülmüşler. Taziyelerini bildirmişler ama aldıkları cevap "Bizden iki kişi öldü ama biz kaç tane Türk kestik biliyor musunuz?" Olmuş ne yazık ki..

(Mektup-4) Merhaba Reyhan Hanım,

Bugün de size daha önce bahsettiğim gibi dedem Sami Taran'ın o günlerdeki Türkiye atmosferinde din ve dünya görüşünü ve bu pencereden davranışlarını, yaşadıķlarını yine annemden dinlediğim kadarıyla aktarmak istiyorum.

Dedemin 51 yaş gibi erken sayılabilecek yaştaki vefatı ile annemin 17-18 yaşlarına kadar babasının anlattıklarına tanıklığı ile biriktirdiği anılar kısıtlı olacaktır ama (kızı) annem Lamia gerçekten çok akıllı, etrafında olup biten her şeye vakıf, son derece ilgili bir insandı. 94 yaşında vefat edene kadar da ilgisini ve hafızası parlaklığını kaybetmedi. Annem babasının ona hep güven verdiğini; ailesinin maddi manevi meseleleri, yaşadıklarını onunla paylaştığını söylerdi.

Annem Lamia Taran; ağabeyi okula giderken çok istediği için, belki muallim olan babasının hatırından da dolayı 5 yaşında kayıtsız olarak okula başlıyor. Çok başarılı olunca da yıl sonunda yılını kaybetmemesi için öğretmenler tarafından okula kaydı yapılıyor ve 2. sınıfa devam ediyor. Gönderdiğim okul fotoğrafından da görüldüğü gibi o yıllarda mübadele sırasında Gemlik'e yerleşmiş, yaşları ondan daha büyük olan kızlarla beraber okuyor.

Annemin o yıllara ait hoş anılarından biri; son sınıfa geldiğinde henüz 10 yaşındadır ve Gemlik'te henüz ortaokul yoktur. Bursa'da mevcut olan yatılı okula da (Çok küçük olduğu için kendisini idare edemez düşüncesi ile) gönderilmek istenmiyor. Bir yıl daha okusun düşüncesi ile Umurbey'deki babaannesi Nesli Hanım'ın yanına gönderilerek bitirme sınavına sokulmuyor. Bu sayede de o yıl başlamış olan yeni harflerle eğitim olanağı buluyor. Böylece Nesli hanımın yeğeni olan, o sırada Gemlik'te öğretmenlik yapan Nedim Taran öğretmenden yeni yazıyı da öğrenerek mezun oluyor.

Ancak daha 11 yaşında olan bu küçük kız; öyle çok akranı gibi evde boş oturacak bir yapıya sahip olmadığı için ve çok da becerikli ,öğrenme merakı ile dolu olduğu için, nakış ve dikişe olan ilgisi yanında, sanırım milletvekilliği yapmış, olgun yaşta bir beyden evlerinde ud dersleri de almaya başlıyor. Babaannesi (yani onun deyimi ile ninesi olan) Nesli kıyameti koparıyor oğluna bu yüzden." Sen nasıl hocasın, aleme verir talkımı kendi yutar salkımı. Bir erkekten nasıl ders aldırırsın kızına ?" Diyerek, ama Hafız Sami'yi etkilemiyor bu çıkışlar. Annesine" Ben kimseye ne yapması gerektiğini söylemiyorum. Ayrıca çocuk ud çalarak gönlünü eğlendiriyor. Kimseye de zararı yok. Pencere önüne oturup herkesin giriş çıkışını gözetlemiyor, dedikodu yapmıyor" diyor. Bu dersler bir müddet devam etse de, annemin deyimi ile sesi güzel olmadığı ve makamları bozduğunu düşündüğü için bırakıyor dersleri.

Bu defa hevesini tamamen nakış işlemeye, dantel örmeye veriyor. Ve ayaklarının pedallarına yetişemediği için; dikiş makinasında  çevresinden temin ettiği örneklerden önce acemice, sonra gittikçe güzelleşen nakışlar işliyor, sonra da dikiş dikmeye başlıyor. Terzilik yıllarından daha sonra bahsederim. Şu ana kadar annemi anlatma nedenim de yine dedemi anlatmak içindi..

Dedem Sami Taran 7 yaşında babası Hüseyin Rıfat Efendi'den Kuran'ı ezberleyerek hafız oluyor. Bu nedenle ilk tahsilimi pederimden aldım demektedir. Epeyce araştırmama rağmen o zamanki medrese tahsili hakkında daha doyurucu bir bilgi edinemedim. Şöyle ki tahsilini bitirip diplomasını alınca hakimlik stajına başladığını söylüyor. Sanırım o zamanki hukuk sisteminin (mecelle hukuku)olması nedeniyledir.

Daha önce anlattığım gibi annesinin ısrarlarına karşı koyamayarak evine dönünce önce muallimlik yapıyor. Bursa'dan Gemlik'e döndükten sonra Müftü olarak tayin oluyor(14.02.1923). Gemlik'te 08.12.1935 yılında rahmetli olana kadar bu görevine devam ediyor.

Gördüğü tahsil nedeni ile Arapça, Farsça'ya çok hakim olup din konusunda da derin bir bilgiye sahipmiş. Vefatından sonra kitaplarının bir kısmı oğlu Hüseyin Taran tarafından değerini bilecek kimselere verilmiş, bağışlanmış. Bizlere kalan 3 sandık kitap için ise bir kaç sahafın arabalarla almak için bizim eve geldiğini hatırlıyorum. Hatta " Böyle bir alimin şu tefsir, şu kitabı olsaydı" dediklerini de. Ama onlar anlayanlar tarafından seçilip alınmıştı demek ki.

ATATÜRK VE İNKILAPLAR..

Dedemin asıl Atatürk tarafından gerçekleştirilmiş inkılaplar ve büyük insan hakkındaki görüşlerini açıklamak isterim.

Bir kere ne yazık ki son yıllarda yobaz ve bir takım ayvazların karalamaya çalışmasına rağmen (asla onun gerçek vatanseverlerin gönlündeki sevgisini yok edemeyecekleri gibi) dedem büyük Atatürk'ün özellikle din konusundaki uygulamalarını her zaman taktir etmiş, tekke ve zaviyelerin kaldırılması, görevli olmayan kişilerin sarık ve cüppe ile gezmelerinin yasaklanması, hakkında( Atatürk çok isabetli bir iş yaptı. Başına iki arşın bez saran, önüne eşeğini katıp pazara gidiyor, millet de ona hoca efendi diyerek saygı gösteriyordu. Şimdi kimin ne olduğu meydana çıktı) der; din adamlarının sadece görevli olduğu mahallerde resmi kıyafetlerini giyebileceği, dışarıda bu kılık kıyafetle dolaşılamayacağı uygulaması başlayınca da ilk gereğini yapan kişilerden biriymiş.( Müslüman din görevlileri sarık ve cüppelerini cami ya da resmi dairelerinde, diğer din mensubu papaz ya da hahamlar da kendi kıyafetlerini sadece kilise, havra v.s de giyebileceklerdi)

Sami dedem de hemen kendisine palto, ceket diktirip, şapka almış ve anneme "Ne güzel oldu, çok sevindim. Şimdi seninle İstanbul'a gidince sinemaya, tiyatroya gideriz sarı kızım. O kıyafetle gidemediğim her yere rahatlıkla giderim artık" demiş.

Kendisinin görevi olmasa da özellikle ramazanda cuma günleri halkın isteği üzerine camide vaaz verirmiş. İşte o zaman camide başından geçen bir olayı evde şöyle anlatıyor;

"Üst üste üç cuma günü ben camide vaaz verirken bir köşede beni dikkatle dinleyen bir yabancıyı fark ettim. Ama konuşmamı hiç değiştirmeden devam ettim. Bitirerek camiden çıktım. Son defadan sonra bu zat müftü dairesine gelerek 'Hocam ben diyanet müfettişiyim. Bursa'dan geldim. Sizin için çok güzel ama çok açık vaaz ediyor dediler. Onun için sizi bizzat dinlemeye geldim. Tebrik ederim çok güzel konuşuyorsunuz' Bende ona; beyefendi burası küçük yer, ben sizi tabi ki fark ettim ama sizin varlığınız benim sözlerimi değiştiremez, beni de etkilemez. Çünkü ben Kuran-ı Kerim'den vaaz ediyorum. İnsanlara orada yazılanları anlatıyorum. Eğer bir gün Kuran yasaklanırsa benim söylediklerim suç teşkil eder" diye cevap verdim. Evet Atatürk o yıllarda işi biraz sıkı tutmuştu ama başka türlü de cahil ve kötü niyetli  çıkarcı insanların eline kalmış dinin istismar edilmesini önleyemezdi. Öyle yapmak zorundaydı diyormuş. Nitekim dedemin Gemlik'te olmadığı bir gün camide vaaz veren bir cahil " Namaz kılmayan , oruç tutmayan "Neuzibillah Kafirdir" deyince adamı yaka paça götürmüşler..

ŞAPKA DEVRİMİ..

Yine şapka devrimi sırasında yaşadığı bir olayı onun ağzından aktarmak istiyorum.

"Kıyafet inkılabı ile fes ve sarık giymek yasaklanarak şapka mecburiyeti getirilmişti. Ancak pek çok yerde olduğu gibi, burada da Gürcü köylerinden bir adam Gemlik'e gelmiş, yanına da kendi gibi birilerini toplamış, Hükümet binasının önünde 'Ben şapka denen şeyi giymem' diye bağırıp çağırıyormuş. Gelip beni çağırdılar.' Hocam şu adamı siz ikna edersiniz ancak ,gelip konuşun şununla ne olur' diye. Bende gidip gayet sakin şekilde adamın karşısına geçtim. ve ona; Bak dedim 'Senin giydiğin bu fes de Yunanlılardan alınmış. Daha önceden atalarımız kavuk, sarık giyiyorlardı. O zaman da insanlar isyan etmişler giymek istememişler. Fes giymekle dinden imandan çıkmadığımız gibi, şapkayı giyince de sen Müslüman olmaktan vazgeçmiş olmayacaksın. İman girdiği yerden de çıkar. Sen ne zaman Kelime-i Şahadet getirmekten vaz geçersen ,ancak o zaman imandan çıkmış olursun' dedim ve başımdan sarığı çıkarıp şapkayı giydim. O zaman o asi adam ellerime sarılıp öptü.' Affedersin Hocam' diyerek şapkayı başına geçirdi. Tabii arkasından diğerleri de. Mesele böylede hallolmuş oldu"

İnci Hanım;

Rahmetli Müftü dedem Sami Taran'ı ben annemden dinlediğim kadarı ile, aydın, belagâtlı, kuvvetli, medeni, alim bir din adamı olarak tanıdım ve sizlere de Gemlik'te yaşamış, görev yapmış bir muallim, hoca olarak, bilinmeyen yönleri ile tanıtmaya çalıştım. Memleketi olan Gemlik'te sevilen bir insandı. 1935 yılında vefatında da cenaze töreni ve naaşının Umurbey'deki kabristana nakli sırasında evlerinin sokağında iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalığın olduğu, Umurbey'e kadar tabutunun altına girmek için yarışan insanların omuzlarında götürüldüğünü annemin ve cenazeye katılanların da anlatımıyla dinledim.

Dedem Dr.Ziya Kaya ile de çok yakın arkadaşmış, Ziya bey dedeme ağabey diye hitap edermiş, annem hep anlatırdı. Hatta hastalığında da tedavisini Ziya Bey yapmış.

Gemlik de bir Sami Taran yaşadı bilinsin istedim. Anlatacak çok şey var şüphesiz. Zaman zaman onları da size göndereceğim. Gemlik'in geçmişi, tarihi ile ilgili çalışmalarınızı, gayretlerinizi taktir ediyorum. Kendi ailem hakkında bu açıklamaları yaparak çalışmalarınıza katkıda bulunmak ve teşekkür etmek istedim.

Kolaylıklar diliyor, Gemlik'e selam ve sevgilerimi gönderiyorum..

İNCİ DİKER..

İnci Hanımın mektup olarak adlandırdığım, canlı tarihimizin en güzel şahidi yazıları benim için bir tarih kitabı gibi öğretici ve sürükleyiciydi. Zevkle okudum, yazdım..

Umarım sizlerde benimle aynı fikirdesinizdir. Bu yaşanmış anıların çok azı kitaplara girebilmiş. Ama "Anılara yolculuğumuz" devam ettiği sürece yeni kitaplar yazılacak ve bizden sonra merak eden çocuklarımıza bir çok bilgi ve belge bırakmış olacağız..

Uzakta olan herkes bana mektup yazabilir. Yazamam demeyin. Karalayın gönderin. Bekliyorum..

REYHAN ÇORUM..