Reyhan Çorum


ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA..

ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA..


ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA..

Nazan Azeri Hanım ile ortak noktamızdan biri de DUTLUCA KÖYÜ..

Zaman zaman çevremizdeki köyleri tanıtıyorum. Nazan Azeri Hanım'ın babasını geçen bölümümüzde yazdık, annesinin ailesine de biraz değinmeden geçmeyelim.

Dutluca'nın dutlarından sonra, Dutluca'nın adını duyuran bir de Rahmi Baba Restaurant var.

Kimdir Rahmi Baba, neden o adı almış..?

Her şeyi sordu akrabalarına, araştırdı Nazan Hanım. Bir gün yolunuz düşer de giderseniz Dutluca'ya bizlerden de selam götürün..

RAHMİ BABA VE ŞAHİN AİLESİ.

Nazan Taran Azeri:

1800'lerin 2. yarısında Kafkaslar'dan o zamanlar Osmanlı topraklarına büyük göçler olmuş. Osmanlı Rus savaşı esnasında yoğun bir nüfus Kafkaslardan göçe zorlanmış. Bugünkü göçler gibi, o zaman da yollarda canlarını kaybeden insanların dışında gelebilenler, Osmanlı topraklarında belli yerlere yerleştirilmişler. Annemin ailesi de, o zaman gelenlerden bildiğim kadarı ile. Anneannemler ve annemin babası olan dedemler, Orhangazi, Dutluca köyüne yerleştirilmişler. Uzun 20. yy. savaşları burada da yakalarını bırakmamış. Gelenler, dedemler, 1. Dünya savaşı, Çanakkale savaşı, kurtuluş savaşı derken, yıllarını savaşta, askerlikte geçirmişler. Dedem, anneannemle evlendikten sonra, askere gittiğini, hatırımda kaldığı kadarıyla altı yıl kadar askerlik yaptıktan, savaş yılları olduğuna göre, savaştıktan sonra döndüğünü söylerdi. İbrahim Erkulların annesinin anlatımından hatırladığım kadarı ile, 2-3 aile olarak Dutluca'ya gelip yerleştirildiklerini söylerdi.  Bu ailelerden birisi Erkul ailesi, birisi Sait’ler tabir edilen anneannemlerin ailesi. Sonra bu aileler birbirlerinden kız alıp kız vermişler.

Erkullardan İbrahim Erkul, benim büyük amcam olan , dedemin kardeşi Ferhat Şahin'in kızı Ayten abla ile evlenmişti örneğin. Böylece önce birkaç aile olarak gelip yerleşmişler, sonra birbirlerinden kız alıp vermişler ve böylece bütün köy neredeyse birbirine uzak-yakın akraba olmuş. Yani ben, “Benim bir köy dolusu akrabam var” desem, çok fazla yanlış bir şey söylemiş olmam neredeyse.

Çocukken her yaz köye gider, kuzenlerle köyün tadını çıkarır, İznik gölünün sodalı tatlı suyun da yüzer, sonra da köpük köpük sabunlanır, gölden öyle çıkardık. Sapanla sığırcık avlar, sonra da avladığımız sığırcıkları pişirtip yerdik. Sığırcıklar zeytinlere dadandığı için avlamamıza izin verirlerdi büyükler. Şimdi olsa yapamam açıkçası.

Köyde bol dutluk olduğundan, dut yaprakları ile beslenen ipek böcekçiliği yapılırdı. Erkulların köydeki eski evlerinin giriş katındaki büyük bir odada görmüştüm ipek böceklerinin tırtıllarını. Köyde tütün de ekiliyordu ben çocukken. Tütün yaprakları büyük bir iğne ile ipliğe dizilir, sonra yol yol ayaklı çerçevelere sıralanıp, güneşte kurutulurdu. Eğlencesine tütün dizmişliğim vardır çocukken. Dizerken, tütünün zifti insanın ellerine yapışır kalır. Acı bir tadı vardır ziftin.

İznik ve Bursa civarında Hatice Sultan'ın vakıf malları varmış. O vakıf mallarına dedemler bakarmış Kahya olarak. O nedenle lakap olarak Kahyalar derlermiş. Sonra o malların bir kısmı köylüye dağıtılmış.

Dedemin kardeşi, annemizin amcası Ferhat amca, uzun süre köyde muhtarlık yapmış. O kadar dürüst çalışmış ki, ölünceye kadar sürekli onu seçmişler. Çok iyiliksever bir insandı, herkesin yardımına koşardı ve çok sevilirdi, arkasından hep çok iyi şeyler söylendiğini hatırlıyorum. Bir arabası vardı, ona bindirip bizi gezdirirdi.

Annemin babası dedem, sarışın mavi gözlü, çok sessiz ve sakin bir adamdı. Birbirimizi çok severdik. Bana masallar anlatır, kağıtlardan keserek, gemi, tuzluk biberlik, uçak, keçi gibi kağıt oyuncaklar yapardı. Ben de aynı kağıt oyuncakları oğluma, şimdi de torunuma yapıyorum. Çok küçüğüm, bir gün kucağında oturmuş gözlerinin içine bakıyorum ki, gözlerinin birisi açık diğeri koyu mavi. Kendisine söylediğimde önce inanamadı. Sonra hem kendisine hem de anneanneme sitem ettiğini hatırlıyorum. Savaşmaktan, dünya gailesinden birbirlerinin gözlerine bile doğru dürüst bakamamışlar demek ki..

Annemler 3 kardeş. En büyükleri teyzem Meliha, ortanca annem Refika ve en küçük kardeş, dayım Rahmi Şahin. "

Anneannemin ailesinde Gürcülük var derlerdi. Onlar Gürcistan tarafından gelmiş olabilirler. Pek sormamışım çocukken detaylı. Dedem, zeytin yetiştiriyor ve aynı zamanda Dutluca köyünde hafızlık yapıyor. Dedem yeni zeytin ağaçları dikip yetiştirirdi. Severdi bağ bahçe işlerini. Toplanan zeytinler kaplarda bekletilir satılırdı. Dayım ortaokulu Gemlik’te okumuş. Annem ve teyzem de o zaman Gemlik’te dikiş, nakış kursuna gidiyorlarmış.

Dedemler oldukça ileri görüşlü biriymiş anlaşılan. Köyde ferace giyiliyor o zaman. Annemle teyzem manto giymek istemişler. Dedem de kızlarını alıp, Gemlik’in ünlü terzisi olan babama götürmüş. Kumaş alınıp manto diktirmeye. Babam annemin manto için ölçüsünü almak isteyip, annem de ölçü vermek için babamın karşısına geçince, olanlar olmuş anlaşılan. Orada birbirlerinden hoşlanıyorlar ve babam annemi istetiyor. Köyde ilk mantoyu annemler giymiş olmalılar. Yıl 1942. Tanıştıktan 6 ay sonra evlendiklerini sanıyorum. 1943 de evlendiklerinde babam 30, annem 17 yaşındaymış.

Annem muhtemelen köyden kasabaya ilk giden gelin olabilir. Aslında anneannem annemi, annemin hiç de istemediği köyden bir akrabasına sözlüyor. O nedenle babamla evlenmesine hiç rıza göstermemiş. Annem rahmetli ne kadar sakin, az konuşan ve kibar bir insan ise, anneannem de o kadar “Osmanlı” tabir edebileceğim otoriter bir kadındı, rahmet olsun. Dedem ise çok yumuşak huylu sakin, az konuşan bir insandı. Annem dedeme çekmiş olmalı. O nedenle annemin, anneannem ile nasıl baş edip de babamla evlenmesine razı edebildiğine hala şaşarım. Dedemin de kendisine arka çıktığını anlatırdı annem.

Teyzem köyde evleniyor. Dayım Rahmi Şahin'in epey hareketli bir hayatı oluyor. En sonunda, ilk olarak İznik gölü kıyısında Gölyaka köyünde, sonra da şu an bulunduğu kendi zeytinliğinin içine, o zaman sadece restoran olan işletmeyi kuruyor. Çok uzun yıllardır, önce kendisi, sonra çocukları Ferhat ve Emrullah ile birlikte işletiyorlar. Gölde, yayın balığı, sazan balığı ve kerevet çıkıyor. Hem göl hem de deniz balıkları menüsü, harika mezeleri olan ile civarın en iyi balık restoranlarındandır. İstanbul’da bile, o lezzette balık restoranı bulmak sayılıdır. Şu anda yine aynı isimle çocuklarından Ferhat ve eşi Birsen Şahin tarafından işletilmektedir.

Dayınıza neden Rahmi baba diyorlar.?

Anne tarafımın ailesinde saçlar çok erken beyazlıyor. Ailesinden gelen bilgiye göre, hem saçları çok erken beyazlamış olduğu İçin, hem de fakirleri koruyup kolladığı İçin ona baba lakabı takmışlar. O da bunu benimsemiş herhalde, kullanmaya başlamış. Restorana da aynı adı vermiş. Rahmi Baba restoran ismiyle 1966 yılından beri tüm Bursa, Yalova, Gemlik, İznik'e hizmet vermekte. İstanbul'dan bile sırf balık yemek için gelenler vardır. Yarım asırdır aynı lezzetleri müşterilerine sunan, yeşilin doğa ile bütünleştiği cennetten bir köşe. Şimdi içindeki butik otel ile birlikte hizmet veriyorlar.

Nazan hanım kısaca ailesini anlattı. Dört bölümlük yazı için çok emekler verdi ve fotoğraf albümünü paylaştı bizlerle..

YAĞHANECİLER AİLESİ..

Yazımın başında benim de köyüm olduğundan söz etmiştim.

Benim hikayem biraz hazin. Annemin annesi de köyün eski ve ileri gelen ailelerinden Yağhaneciler ailesine mensup. Köyde aileler lakaplarla tanınıyor.

Annemin dedesi erken ölmüş sanırım. Ne ben hatırlıyorum, ne de annem söz etti dedesinden. Ama oğlu Emir ile birlikte yaşayan anneannesi hayattaydı benim hayal meyal hatırladığım zamanlar. Ve anlatacağım nedenle annem onu anne biliyordu.

Anneannemler beş kardeş, Maksude, Hanife, Nuriye, Şerifhanım ve tek erkek kardeşleri, en küçükleri Emir. Anneannem Hanife Hanım.

Annemin babası Fıçıcı Ahmet Usta (Koygun) Makedonya'dan gelmiş. İnegöl'de bir hanımla evlenmiş, ondan bir kızı olmuş. Fakat eşi genç yaşında rahmetli olunca, çocuğu eşinin akrabalarına bırakarak Gemlik'e gelmiş. Önceleri iki yıl Gemlik'te fotoğrafçılık yapmış ama sonra asıl mesleğine dönmüş. Makedonya'da üzüm bol olduğu için orada şarap fıçıları yaparmış. Burada da zeytin bol ve verimli. O zaman da fıçıcılık önemli bir iş kolu, fıçıcılık derken marangozlukta bir çok çırak yetiştiren bir marangoz olmuş.

Cumartesi pazarının oraya üç katlı bir ev yapmış önce. Sonra da Lise caddesinin ortalarına Koygun apartmanını yapmış..

1930'lu yıllarda zeytinler bol. Köylerde mahsul toplanmadan önce fıçıların bakımları yapılıyor, bu nedenle de fıçıcılar köylere giderek, köyde günlerce kalarak köyün fıçılarını tamir ediyor. Dedem de Dutluca'ya gide gele orada ahbaplar ediniyor.

Anneannem Hanife Hanım ise evlenmiş, eşini askerde kaybetmiş ve bir çocukla dul kalmış.. Her ikisinin de bir çocuğu var. Köylüler bu iki insanı birbirine yakıştırmış. Köy yerinde bir çocukla genç yaşta yalnız kalmanın zorluğundan olsa gerek, Hanife Hanım dedemle evlenmeyi kabul etmiş. Evlenmişler ve çokta mutluymuşlar. Bu evlilikten de 1937 yılında annem Neriman doğmuş. Bu arada anneannemin oğlu çocuk yaşta bir hastalıktan dolayı ölmüş. Anneannem oğlunun ölümünden sonra hamile kalmış.

Dutluca köyünün arka yamaçları dağlık. Orada ormancılık yapılıyor ama köyün göl kenarında tarlalar, gümeler var. Oralarda tarım yapılmakta. Çok bereketli bir arazisi var. Sebze, meyve bahçeleri, zeytinlikler bulunuyor. Anneannem tarlaya giderken çok büyük bir yılan, bu hamile kadını kovalıyor. Eve geliyor ve " Ödüm koptu, kırk güne kalmaz ölürüm diyor" Artık tesadüf mü bilinmez ne yazık ki kırk güne kalmadan ölüyor. Annem henüz iki yaşında.

Anneannesi büyütüyor annemi. Bu arada dedem hem hali vakti yerinde, hem iyi bir damat, hem de üvey anne gelmesin diye bekar olan evin küçük kızı Şerifhanım'ı aralarında yaş farkına rağmen eniştesi ile evlendiriyorlar. O da Gemlik Çukurbahçe'deki dedemin üç katlı evine gelin geliyor. Annem küçük olduğu için annemin çocukluğu anneannesinin koynunda köyde geçiyor. Ve annesini kaybettiğini bilen köyün bütün kadınları annemi çok seviyor ve kızları gibi sahipleniyor. Ta ki annem artık genç kız olup da, anneanne " Ben artık sorumluluk almak istemem, bundan sonra babasının yanına yakışır" diyene kadar.

Tabi bu evlilik her iki taraf için de zor olmuş. Şerifhanım küçük yaşta eniştesi ile evlenmek zorunda kalmış. Ablası ile hiç benzemeyen ve farklı karakterde olan iki kardeş. Bu evlilikten de bir oğlan, bir kız dünyaya geliyor. Şerifhanım genç sayılan yaşlarda beyin kanaması geçirerek rahmetli oldu. Fıçıcı Ahmet Usta çarşı merkezde Şarapçı Ali Bey'in dükkanında, AVM Çınarlı kahvenin karşısında marangozluğuna devam ediyor ve 1976 yılında rahmetli oluyor.

Annem ise her ne kadar teyzesi anne olarak gelmiş olsa da, annesizliği hep hissetti.

Bizler annemin güzel sesi ile ağlayarak söylediği "Hani o menekşe gözler aralı.....Susun garip kuşlar ötmeyin susun, yetimler güzeli yavrum uyusun" ninnisi ile büyüdük, bu hikayeyi önceleri bilmeden.

Dutluca benim için ne ifade ediyor?

Çocukluk anılarımın en güzel yerinde, hiç unutamadığım insanlar ve hatıralarla dolu. Öncelikle annemin dayısı, teyzeleri harika insanlardı. Hepsi de annemi evlatları gibi sarmış sarmalamışlardı.Yaz tatillerinde, dut zamanları, ipek böceği kozalarını görmek için, o gümeler de kalıp sebze toplamak için, her bayram, her kına, düğün, cenazede giderdik.

Köyün kadınları hemen birbirine haber ulaştırır Neriman gelmiş diye feracelerini atar sırtına gelirdi. ( Köyün gençleri sonraları manto giyip, açık geziyorlarsa da, köyde genelde ferace giyilir)Dayımların evindeysek kapı önüne toplaşırlardı.

Annem özellikle ramazan ayında, babam manifaturacı olduğu için, çeşit çeşit basmalardan babama şalvarlıklar kestirir ve köyde bu onu çok seven komşu teyzelerine görürürdü. Onlarda şalvarı dikerler ve bir dahaki gidişinde "Neriman bak bu senin getirdiğini basma" diye gösterirlerdi. Küçücük bir şey bile onları mutlu ederdi.

Dayımın evinin önünden aşağıya Arnavut kaldırımlı taşların ortasından sular akardı, ayakkabıları çıkarır, içinde oynardık. Üstümüz sırılsıklam olurdu.

Her bahçede koca koca kara dut, beyaz dut ağaçları vardı. Dut zamanı ise tam bir şölen. Bembeyaz çarşaflar hemen çıkar, dört kişi her bir ucundan tutar, biri çıkar silkeler ve ballı ve iri dutlar hemen oracıkta yenirdi.

Evler iki katlı, altlarında serin avlular bulunurdu. Cam önlerinde sekileri, üst katlarda koşturduğumuzda gıcırdayan tahtalar biz kasaba çocuklarına ilginç geliyordu. Gürle ve Dutluca köyünün becerikli kızı Şerifhanım'ın yaptığı toprak fırınlar bahçelerde bulunur, sıcak sıcak köy ekmeklerinin nefis kokusu yayılırdı.

Hatta Nazan Hanımın yengesi, Rahmi Babanın eşi Pakize teyze ile benim annem yakın akraba ve evleri de yan yana, o evlenince evin güler yüzlü, tatlı dilli  gelini evin sahibi olmuştu. Onları da anmadan geçemeyeceğim. Şimdilerde kardeş kardeşe yakın değilken o zaman komşuluk ve akrabalık ilişkileri çok güzeldi. İsimlerini sayamayacağım kadar kişi hala anılarımda ve sevgi ile anıyorum.

Nuriye teyzemin evi ise köyün kahvesinin ve yağhanenin karşısında, gelen geçen arabaların cam ve önündeki terasa hayranlıkla baktığı çok güzel bir evdi. Nuriye teyzemin bahçesi ve çiçekleri meşhurdu. Rengarenk çiçeklerine herkes hayranlıkla bakar, teyzem onları sever okşardı. Maksude teyzem ne kadar ağır ve hanımsa, Nuriye teyzem de aksine o kadar şen şakrak, tiyatrolar yapan, fıkralar anlatan neşeli biriydi.

Evinden bu nedenle misafir eksik olmaz, onda kalınır ve yenilir içilirdi. Çünkü eşi de çok iyi, güler yüzlü bir insandı. Hemen lokumlar yapılır, yemekler hazırlanırdı. Hala lezzetini unutamadığım gördek balığından yapılan balık turşusunu kızartıp, üzerine domatesli sos döktükleri yemekleri meşhurdu. Ben gidince olmazsa olmazdı. Ne istesek, ne kadar yaramazlık yapsak, hatta sonrasında çocuklarımızın yaptıklarını bile hoş gördüler.

Karpuzları, kavunları keser beğenmez atardık. Öyle bolluk vardı ki, Çift katlı gümeler de merdivene iner çıkar oynardık. Domates, biber, patlıcan, mısır, bamya, fasulye aklınıza ne gelirse işte dalından toplanır, hemen kızartmalar yapılır yenirdi. Sırf orada kalmak ve yaz tatilimi geçirmek için giderdim.

Çok becerikli olduğumu söylerlerdi. Selelere olmuş sebzeleri toplardık. Fasulye, mısır sırıkları arasında kaybolurduk adeta. Ne güzeldi eskiden, her şey organik, dalında tazecik..

İlk tütün toplamayı, dizmeyi orada öğrendim. Bir gün tütün topladıktan sonra ellerimi gözüme sürmüşüm, yüzüm gözüm şişince anladım ki tütün zehirli. Ve dikkatsizce yaptığım bu iş son oldu. Nede olsa çocuğum. Evlerinin önünde kurutulmak üzere dizi dizi tütünleri ile de meşhurdu Dutluca köyü.

Emir dayımın eşi Saniye yengem böcek beslerdi. Büyük avluya tahtalar çakılır. Dut yaprakları üzerinde yeşil tırtıllar gezinirdi. Kardeşim çok korkardı ama ben hiç korkmazdım. İpek böceklerinin yaptığı bembeyaz kozaları ayıklamayı, o kadar çok şeyi orada öğrendim ki, bana bu güzel duyguları yaşatan tüm akrabalarımı rahmetle anıyorum.

Şimdi köyler ıssız, içinden eskisi gibi ana yol geçmiyor. Gençler teker teker göçtü. Yaşlıların hiç biri kalmadı. Artık maydonoz bile eken yok neredeyse.

Eskinin ne tadı kaldı, ne tuzu. "Biz nereden gelmişiz?" diye sorsam söylerlerdi belki ama ne yazık ki, sormamışım. Artık sorabileceğim kimse de yok, orada yaşayan bir kaç akrabamdan başka. Sanırım bizimkilerin hikayesi de Nazan Hanım'ın anlattığı gibidir. O ev hala duruyor ama her gittiğimde ben o eski günleri arıyorum. Bulamayınca da üzülüyorum. O güzel günlerden geriye bir tek sayfaları dolduracak kadar anılarım kaldı elimde..

Bir de köyün sonunda, içindeki selvi ağaçlarının altında yatan anneannem, teyzelerim ve yakın akrabalarımın mezarları. Nurlarda uyusunlar ve emeklerini, haklarını helal etsinler..

KÖYÜ BİR DE ORADA ÖĞRETMENLİK YAPMIŞ, DUTLUCA'LI IŞIK AİLESİNİN GELİNİ NURAN IŞIK'DAN DİNLEYELELİM..

Osman Işık, Nazan Hanım ve benim gibi hem Umurbey, hemde Dutluca kökenli.

Aileyi anlatmayı bir başka sayıya bırakarak Nuran Hanım'ın Halk Eğitim Kursu anılarına yer verelim.

1980 yılında Dutluca'da 1 yıl görev yaptım.Orhangazi Halk Eğitim Dikiş, Nakış, El sanatları, Pasta, Börek gibi bir çok branşta çalıştım. Öğrencilerimin hepsi de branşlarında çok beceriliydi. O yıllarda Dutluca'ya ulaşım kolay değildi. Sölöz, Dutluca, Gölyaka'dan Ortaokul öğrencilerini toplayarak bir minübüs Orhangazi'ye getirirdi. Onların saatlerine uygun olmayınca ben Dutluca'ya özel taksi tutarak gidip geliyordum. Köyde cami lojmanında çalışmalarımızı yapıyorduk ve yıl sonu sergimiz de ilkokulda açıldı.

Osman Efendinin kızı Meral Erkul çok yakın aile dostumuz ve arkadaşımdı, arada onlarda kalırdım.

Öğrenciler ile İznik gölü kenarına ilik balığı( Gördek) zamanı inerdik ve Göle akan dereden kevgirlerle; tepsiler, sepetler dolusu balık avlardık. Bir defasında 10-15 tabak dolacak kadar balık tutarak kızartma ve kapama yaparak balık ziyafeti vermiştik kendimize.

15 gün de pasta ve börek derslerimiz olurdu. O yıllar "Dantel angles" çok modaydı. Ağ iplikleri ile örerek nakış süslemeler yaparak yatak ve masa örtüleri yapmıştık. Yine dikiş dersinde verev biyeler keserek 2cm kesip makineye çekmiş ve bu metrelerce biyeyi şekillendirerek giysilerde kullandık.

Çok güzel bir yıl geçirdik. Tüm öğrencilerime sevgilerimi gönderiyorum.

DUTLUCA TARİHİ VE YUNAN FECAYİ..

Dutluca, İznik Gölü’nün 1 km güneyinde, Bursa Orhangazi ilçesine bağlı tarihi bir köydür. Bursa merkezine 51, ilçe merkezine 11 km uzaklıktadır.

Dutluklarıyla bilinen köy zamanının ipek böcekçiliği merkezi olmakla birlikte II. Beyazıt’ın kızı Hatice Sultan’ın İstanbul’da yaptırmış olduğu bir caminin de vakfı idi. 1325 H. (1907) Tarihli Hüdavendigar vilayeti salnamesinde 60 hane olarak kayıtlıdır.

Orhangazi ilçesine bağlı bir köy

İznik Gölü’nün güney kıyısında, Orhangazi’ye 13 km uzaklıktadır. Eskiden uzun yıllar İznik'e bağlı imiş. Çok dutluk bulunan köye, bu nedenle Dutluca denilmiştir. 1802 yılına kadar Beyazıt’ın kızı Hadice Sultan’ın İstanbul'daki camisinin vakıf köyüdür. 1895 ve 1908 Yıllığı’na göre köyde sadece 60 hane yaşıyordu. Kurtuluş Savaşı sırasında tümüyle yakılan köyde çok sayıda kişi yaşamını yitirmiştir. İşgal yıllarında en çok zarar gören köylerimizden biridir. Köyde 1927 yılında 339, 1990 yılında 526, 1997 yılında 515 kişi yaşamaktaydı. Köyün başlıca geliri zeytinciliktir. Bu amaçla bir Kalkınma Kooperatifi kurulmuştur. Yerli köyüdür. Dutluca, Yol boyunca selvi dibinde mezar var. Greyder ile yol yaparken mezar taşını sökmek istemişler ama taşı sökememişiler. Şimdi hala servi dibinde duruyor.

Bu köy 1921 yılının Nisan ayı boyunca Yunanlıların saldırılarına sahne olmuş, insanlar burun ve kulakları kesilerek, gözleri oyularak öldürülmüştür. Kadın ve kızları , üzerlerine her türlü iğrençlikleri yaptıktan sonra katletmişlerdir. Ardından köy yağmalanmış ve ateşe verilmiştir. Yollar Müslümanların kokuşmuş cesetleri ile dolmuştur.

Dutluca. ev sayısı-200- nufus-850- Bu köy tümüyle yakılmış, halkı katledilmiş, hayvanları götürülmüştür.

Kurtuluş savaşında Yunan işgali sırasında 7 Eylül 1920 (salı) günü Gayrı Müslim Sölöz Köyünden gelen 300 kişilik Ermeni çetesinin baskınına uğradı. Köylü önceleri karşı koydu ise de iki saat süren bir çarpışmadan sonra Yunan askeri olduklarını söyleyen 15 kadar Ermeni süvarisinin uyarısı üzerine silah bıraktı.

Bunun üzerine direnişle karşılaşmaksızın köye giren çete tarafından büyük ölçüde yağma edildi ve ateşe verildi. Tamamen yakılan köyün 90 hanesinden geriye sadece 3’ü yangından kurtulabildi. Ermeniler bu tahrip ve yakma anında el bombası ve patlayıcı maddeler de kullanmışlardır. 50 kadar erkek, kadın ve çocuktan ibaret Müslümanları feci bir şekilde katletmiş ve kadınları çırılçıplak soymak suretiyle öldürmüşlerdir.

(Yunan askerleri bu köyde erkekleri kulak ve burunlarını kesmek ve gözlerini oymak suretiyle katletmiş, genç kız ve kadınlara tecavüz ettikten sonra göğüslerini kesmek suretiyle cümlesini kurşun ve süngüden geçirerek öldürdükleri ve bakire kızları da dağa kaldırdıklarını Vali’nin 27 Ekim 1920 tarihinde İçişleri Bakanlığına yazmış olduğu rapordan anlıyoruz.)

Dutluca’da Ermeni Mezalimi

Şakir kızı Hayriye isminde çeşitli uzuvlarından yaralı olan bir kadın, vilayet merkezine gelerek Dutluca Müslüman köyünün Sölöz gayr-ı Müslimleri tarafından basılıp hanelerinin yakıldığını ve bu surette gelini Fatma’nın alınıp götürüldüğünü haber vermiş ve kendisi bu elim olay neticesinde yaralandığından tedavi için Gureba Hastanesi’ne yatırılmıştır.

Yine aynı köyden İsmail zevcesi Pembe isminde bir kadın vilayet merkezine gelerek 7 Eylül’de 700 kişiden fazla bir Ermeni tarafından köyleri basılarak otuz kadar kadın-erkek Müslümanın öldürüldüğünü, altı kişinin esir alınıp, mal, eşya ve hayvanlarının gasp edildiğini, zikredilen altı esirin dördünün salıverildiğini ve bu dört kişi arasında bulunan kocası İsmail’in, Yunan askerleri tarafından tekrar esir alındığını, yaşayıp yaşamadığının öğrenilemediğini bildirmiş, kocasından haber alınması, gasp edilen mal ve hayvanlarının iadesini istemiştir.

Ancak daha sonra köyden beş kişi Ermeniler tarafından yakalanıp Karsak köyüne götürülmüş ve Yunanlılar tarafından tahkikat yapılarak muhafaza altında köylerine sevk edilirken bunlardan Kör İsmail’in yolda öldürüldüğü anlaşılmıştır ki, bu şahıs da, vilayet merkezine gelerek müracaatta bulunan yukarıda sözü edilen Pembe kadının kocasıdır.

Yaşayanlardan sadece iki aileye yer verdiğimiz bu köy, Gemlik'te yaşayan bir çok ailenin de köyü. Belki bizim bilmediklerimizi onlar biliyorsa biz herkesin anılarını dinlenmek ve Anılara yolculukta tekrar yer vermek isteriz..

Emeği geçen herkese teşekkürler.

Kaynak. Orhangazi Net. Raif Kaplanoğlu ve Türkiye'de Yunan Vahşeti kitabından derlenmiştir.

REYHAN ÇORUM.