Hasan AZKIRAN


MEVLANA CELALEDDİN RUMİ KİMDİR ?

MEVLANA CELALEDDİN RUMİ KİMDİR ?


MEVLANA CELALEDDİN RUMİ KİMDİR ?

Merhaba değerli okurlarım.

Malumlarınız olduğu gibi her sayımızda bir ünlüyü tanıyoruz. Bu gün de, hepimizin adını, sanını ve nerede yattığını biliyoruz ama kimdir, nereden gelmiştir ? pek çoğumuz merak eder de bilemez. İşte o ünlüyü, aşağıda okuyacağımız öz geçmişinden ve 1 şiirinden tanıyacağız.

               Bu  vesile ile tüm Gemlik halkımıza, değerli okurlarımıza ve gönül dostlarımıza, önce sağlık, mutluluk, saygı, sevgi ve muhabbetlerimi sunuyor, gelecek sayımızda başka bir ünlüyle tanışmak üzere hoşça kalın efendim.

HASAN AZKIRAN              

                 MEVLANA CELALETTİN RUMİ HAZRETLERİNİN ÖZGEÇMİŞİ:

                 Mevlana Celaleddin Rumi Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.

                 Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında 'Bilginlerin Sultanı' ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

                 Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı. Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.  Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu  Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti. Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi. Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te 'mutlak kemâlin varlığını' cemalinde de 'Tanrı nurlarını' görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.Yaşamını 'Hamdım, piştim, yandım' sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı. Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen 'Şeb-i Arûs' diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

 ŞİİRİ:

ALLAHIM BU VUSLATI HİCRAN ETME 

Allahım bu vuslatı hicran etme

Aşkın sarhoşlarını nalan etme

           Sevgi bahçesini yemyeşil bırak

           Bu mestlere bahçelere kasdetme

Dalı yaprağı vurma hazan gibi

Halkını başı dönmüş zelil etme

          Kuşunun yuvasının ağacını

          Yıkma da kuşlarını perran etme

Kumunu ve mumunu karıştırma

Düşmanları kör et de şadan etme

          Hırsızlar aydınlığın düşmanıdır

          Onların işlerini asan etme

İkbal kıblesi yalnız bu halkadır

Umut kabesin öyle viran etme

          Bu çadır iplerini öyle katma

         Çadır senindir eya sultan etme

Yok dünyada hicrandan daha acı

Ne istiyorsan et de onu etme

Mevlana Celaleddin RUMİ

……………………..X………………….

ATATÜRK BÖYLE DEDİ

Yanıp, yıkılmış Çanakkale, Dumlupınar. 

Enkaz altında Vatan, şehidini arar. 

Coşmuş Sakarya'm, hep kanla karışık akar. 

Tarih geçmişi, sayfalarına kanla yazar.  

Korkma, Ordu, İzmir de son noktayı koyar. 

         Göğüsler siper, gözlerimiz pek, başlar dik, 

         Kahpe düşmanla İnönü'de karşılaştık. 

         Anadolu'm yanarken, biz İzmir'e vardık. 

         Kordon boyunda düşmanı denize attık. 

         Sonra selam eşliğinde böyle tokalaştık. 

Düşmanla sarılmıştı dağımız taşımız, 

Oradan, buradan gelmiş kardeşlerimiz, 

Çok savaştık, ne top kaldı ne de mermimiz, 

Omuz omuzaydı üç beş arkadaşımız, 

Bine birle, İzmir'de son buldu savaşımız..

                          Hasan AZKIRAN/GEMLİK

……………………X……………….

ŞANLI BAYRAĞIMIZ

Galatasaray maçını izliyordu Fatihler’in Türkleri.

Rakibi ise, Real Madrid, maçta Türkler ileri !

Günlerden Cuma, yirmi beş Ağustos, senelerin iki bini.

Arslan Cim bom, ezdi geçti o gece büyük rakibini!

Şampiyonlar şampiyonu Galatasaray, 

Almıştı ki En büyük kupayı.

Bir maççımız sevinçten üşüttü herhalde kafayı,

Şanlı Türk bayrağını birden yerlere serdi…

Üzerine oturup da sevenlere poz verdi.

Sonra yeniden kalkarken, ayyıldızına bastı !

Bu ne biçim hareket, bu ne biçim küstahtı !

Sevincimiz yerini birden eleme, kedere bıraktı!

Bu maççımız bir değil, binlerce gol atsa da,

Yaptığı affedilmez hareketti.

Şanlı Türk bayrağımın yerlerde değil,

Göklerde dir yeri!!!!.

      Gülşen SALDIRANER/GEMLİK

          25 Ağustos 2000 Cuma

………………….X………………

MEVLANAYI ANMAK İSTERİM

Saygı üzerine kurulan bir düzen

Zaman içinde sevgiyi de sunar.

Siz yeter ki bir şey üreten olun.

Devirler sizleri an gelir de anar.

      İsimler unutulmaz, iz koyar giderse.

      Sevdayı, seveni birileri görse,

      Topraktaki cömertlik insanlarda olsa,

      Yaşamak ne güzel, ne güzel olacak

İsmet GÜR/MUDANYA

21/12/2011

………………….x………………………

BİR VETERİNER HEKİMİN KALEMİNDEN

İnsani ve mesleki sorumluluğum gereği bütün insanlara

 hatta insanlığa, bir kez daha hatırlatmak zorundayım. Eyyy

 insan! Hiç unutmaman gerekirken, yer yer beni hatırlatmaya 

mecbur ediyorsun. Hele iyice bir düşün; sen var olurken yani 

bu dünyaya ilk gelirken, gelişini saygı ile seyredip, gerektiği 

zamanlarda sana tabii olan, başta gıda olmak üzere diğer 

önemli ihtiyaçlarını da karşılayan canlardan o zamandan beri 

yararlanıyorsun. Onlarla birlikte yaşamak üzere akit yaptığını da 

hatırlıyor musun?

Onları evdeş kabul edecektin,

Onlarla yaşamaya razı olacaktın,

Onlara duygudaşlık edecektin.

Yaptın mı?

-Hayır yapmadın, yapamadın. Ama onlar o zamandan beri 

yaradılış sükutlarını sürdürerek, her yaptığın kötülüğe sabır 

göstererek insanla birlikteliklerini yürütüyorlar. Bu gün 

itibariyle sen, düşünce ve zekanın sınırlarını zorlayarak ihtişamlı 

yaşamanın  zirvesine çıkmayı başardın. Lakin hırsın, ihtirasın, 

kıskançlığın, cimriliğin, kaprisin, ego tatminsizliğin aklını ve 

vicdanını köreltmiş görünüyor. Çünkü birliktelik akdini hiçe 

saydın, hatta ihanet ederek o canları hor gördün, aşağıladın, 

en acısı da terk ettin. Bu ilkelliğine karşı sevgi, sadakat, vefa 

duyguları ile sana verebileceği her şeyini verebilen canları kimi 

zaman ipe ya da tele astın, zevkin için derisini yüzdün. Kimi zaman 

dövdün. Seni eğlendirsin diye işkence ile fıtratına aykırı işlere 

zorladın. Aklın estikçe her türlü eziyeti ettin, taciz, tecavüz, 

öldürme fillerini kendine hak gördün. Dünyaya hükmetme sevdası 

aklını başından alsa da; insan olduğu bilincine erişen birileri 

dayanamayıp, tahminen iki yüz yıl öncesinde hayvanları insandan 

koruma kararı aldı ve bu yönde teşkilatlandı. Her ülkenin erdemli 

insanları kendi teşkilatı ile bu hayırlı görevi sürdürmeye başladı. 

Ülkemizde Hayvanları koruma derneği günümüzden 113 yıl 

öncesinde faaliyetine başladı. Dünya insanlarına hayvanların

 nesne değil de bir can olduklarını hatırlatabilmek için 4 Ekim 

gününün Hayvanları Koruma Günü  ilan edilişinin bu yıl 90. 

Yılıdır. Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesinin kabul edilmesinin

 üzerinden ise tam 43 yıl geçmiştir.Şimdiki gelinen noktada insan 

akıl, bilim, vicdan ve inanç ışığı doğrultusunda sosyal hayatın 

her alanında yasal düzenlemeleri gerçekleştirerek yaşamayı 

kendine hak görmektedir. Ama maalesef insanlık iki asırdan

beri hayvan hakları ile ilgili yasal düzenlemeleri hayata geçire-

meyen yerlerin mevcudiyetinin utancını da yaşamaya devam 

etmektedir. Bu utançtan kurtulmanın yolu hayvanlara karşı akıl 

ve vicdanın gerektirdiği sorumluluğu umursamıyanları yasal 

kurallarla yola getirmeye mecbur edip, hayvanların da tıpkı 

insanlar gibi yaşama haklarının olduğunu bildirmek gerekmek-

tedir. Hayvanların da can olarak yaşaması haktır, haklıya 

hakkının verilmesi hakka inananların sorumluluğundadır. 

İnsan olan herkesin bu hakka riayet etmesi yanında, hayvanı 

sevmese bile canlı ilken olduğu gibi ölüsüne de saygı göstermesi 

zorunluluktur. İnsan olarak herkesin sahip olduğuna inandığım 

vicdanı, kendisinden başka canlara sevgi ve saygı içerisinde 

yaşamayı gerektirmektedir.Bu duygu ve düşüncelerle kurulu-

şunu gerçekleştirdiğim ve açılışını 4 Ekim 1999 yılında yaptığımız 

Van Kedisi Evinin hayvan haklarına saygının bir ifadesi olduğunu

da hatırlatarak, bu 4 Ekim gününde de sevgi ile yaşamayı diliyor

 ve saygılarımı sunuyorum. 

Prof. Dr. Fuat ODABAŞIOĞLU/BURSA