Reyhan Çorum


GİTARIYLA ŞİİRLERE MELODİ KATAN ADAM, ÖMER ÖZGEÇ

GİTARIYLA ŞİİRLERE MELODİ KATAN ADAM, ÖMER ÖZGEÇ


GİTARIYLA ŞİİRLERE MELODİ KATAN ADAM, ÖMER ÖZGEÇ

Ömer Özgeç: Şimdi düşünüyorum da “Benim çocukluğum ve ilk gençliğim peri padişahının ülkesinde geçti.” diyesim geliyor. Peri padişahının ülkesi, yani Sümerbank Gemlik Sunğipek Fabrikası.

Bizi bir araya getiren dostlar rahmetli Vecdi - Nazmiye Angüneş sayesinde tanıştık Ömer Özgeç ile. Ve onun deyimi ile Peri Padişahının ülkesini, Atatürk'ün kurduğu Sunğipek'i yazmaya karar verdik. Bu kitap inşallah 2022 yılında sizlerle buluşacak..

Sunğipek kitabında uzun uzun Ömer Özgeç'e ait yazılar okuyacaksınız ama ben kendisinden kısaca gazete için de bir yazı göndermesini istedim.

Yolu Gemlik'ten geçen herkesi sizlere tanıtmak istiyorum. Katkıda bulunan herkese,  emekleri için Ömer Beye çok teşekkür ediyorum.

Ömer Özgeç'in kaleminden ..

Anne tarafım da baba tarafım da Girit kökenliler. Girit’te o zamanlar üç büyük kent varmış: Hanya, Kandiya ve Rezmo. Babamlar Hanyalı. Dört erkek kardeşmişler o zaman, sonra bir de kız kardeşleri olmuş. En büyük kardeş, Hüseyin Amca Girit doğumlu. Mal müdürü olan dedem Anadolu’nun çeşitli yerlerinde görevlendirildiği için öbür kardeşler başka başka yerlerde doğmuşlar: Hasan Amca Erzurum Hasankale’de, Babam Mehmet Ali Antalya’da doğmuş. Sonra Midilli’ye tayinleri çıkmış, küçük Amca İbrahim Middili doğumlu. 1912’de Balkan Savaşı çıkıp Midilli işgal edilince İstanbul’a gelmişler, burada da en küçük kardeş, Sıdıka Halam dünyaya gelmiş. 1925 yılına dek İstanbul’da barınmaya çalışmışlar. Mübadele başlayınca, onlar da Girit Mübadili olduklarını söylemişler ama biraz zor kabul ettirmişler. Bu yüzden sona kalmışlar. Sona kaldıkları için ve başka bir ev de kalmadığı için, mübadillerin yerleşmelerini düzenleyen Evrak-ı Metruke memurlarının çalıştığı evi Babaennem ve çocuklarına vermişler. Dedem daha önce rahmetlik olmuş.

Annemler ikisi kız üçü erkek beş kardeş Girit’ten doğrudan doğruya Trilye’ye gelip yerleşmişler. İki kız kardeşleri daha varmış onlar Selçuk’a yerleşmişler.Birlikte gelip burada mı ayrılmışlar, yoksa onlar daha sonra geldikleri için mi ayrı düşmüşler, bilmiyorum.

Tirilye’ye konuşlandırılan ailelere, nüfuslarına göre zeytinlik de verilmiş. O zeytinlikle geçinmek zor! Yapabilenler çevre illerde iş arayışına girmişler. 1939 yılında Gemlik Sunğipek Fabrikası’na eleman alındığını duyan babam da başvurmuş ve orada çalışmaya başlamış. İşçi olarak girdiği fabrikada, çalıştığı bölümde önce “usta”, sonra “usta başı”, sonra da “bölüm şefi” olmuş ve memur statüsüne yükseltilmiş. Cumhuriyetin liyakat anlayışı böyleydi: kavrayış, yararlılık, işbilirlik gösterenler bir üst göreve getirilirdi.

Fabrika lojmanlarına taşınıncaya dek Gemliğin çeşitli yerlerinde oturmuş ve dört kardeş olmuşuz. En büyüğümüz Sıdıka, Tirilye doğumlu; sonra Turgut ve Güzide, Gemlik’te doğmuşlar. Ben de Gemlik’te, Balıkpazarı’nda, ortasında ağaçların, sarmaşıkların çevrelediği iki küçük havuzlu yere bakan demir kapılı, sevimli evde dünyyaya gelmişim. (Resim 1) Fabrika lojmanlarına taşındığımızda ben altı yaşındaydım. En küçüğümüz Adnan Fabrika’da dünyaya geldi.

Fabrika yaşamı Gemlik yaşamından farklıydı kuşkusuz. Ağaçlar, yeşillikler içinde bir yandan dingin, huzurlu bir yaşam, öte yandan deniz, sandallar, balık tutmak, yelken kullanmak, kikler (yarış kayıkları); tenis,voleybol, pin-pon (masa tenisi) oynamak; müzik ve sinema girdi yaşamımıza. Fabrika çalışanlarından Gemlik’te oturanlar da yararlanırdı bütün bu dediğim şeylerin bir bölümünden, ama lojmanlarda oturanlarınki gibi olamazdı. Bir buçuk km. uzaktan da olsa dışardan gelmek başka, hep bütünün içinde olmak başkaydı.

Ben yukarda saydığım etkinliklerin hepsinden yararlandım. Yaşadığımız şeylerin etkisi bütün benliğime kazınmıştır. Ama beni en derinden etkileyen plaklardan ve filmlerden dinlediğim müzikler olmuştur. 12-13 yaşlarındayken bir çalgı öğrenmek en büyük tutkumdu. O zamanlar bugünkü gibi bolluk yoktu; insanın bir çalgısı olması önemli bir olaydı. Fabrikanın bir orkestrası vardı. Sinema salonunun sahnesinin altındaki odada orkestrada kullanılan akordeon dururdu. Orada saatlerce vakit geçirirdim. Sonra bir mızıka edindim. 15 yaşımda da ilk gitarımı aldım. Daha sonra, lojmanlardan arkadaşım Engin Atamer de bana katıldı, o da bir gitar aldı. Bir iki yıl içinde çalıp söylemeye başladık. Sonra Bülent Kurt akordeonla ve abim Turgut Özgeç de davulla bize katıldılar ve bir grup oluşturduk, bir çok etkinlikte de görev aldık. Daha çok ingilizce, fransızca, italyanca şarkılar söylüyorduk. Hafif müzikteki türkçe şarkılar taklit ve özenti kokuyorlardı. Oysa halk müziğinde ve divan müziğinde böyle değildi: hem sözler çok anlamlıydı hem de kendine göre bir prozodi (söz müzik uyumu) anlayışları vardı. Bu konuyu öbür arkadaşlarla konuşup tartışmış değildik, doğal bir eğilim olarak türkçe şarkılara uzak dururduk. Ama ben sonraları bu konularda çok düşündüm. Bu denli çok şairimiz, bu denli nitelikli şiirlerimiz varken yabancı şarkılara özenerek, onları taklit ederek şarkı sözleri yazmak beni çok rahatsız ediyordu. Şarkıların %100’ü böyleydi demek istemiyorum, ama çoğu böyleydi. Ve benim o zamandan beri güzel sözlü türkçe şarkılar bestelemek en büyük ülküm oldu. Sözler açısından başardığımı gönül rahatlığı ile söyleyebilirim; bestelemek için güzel şiirler seçtim. Sözlerle müziğin uyumunda da bir sorun olduğunu sanmıyorum. Ama sonuç olarak şarkılar güzel oldu mu, buna karar verecek olanlar dinleyicilerdir.

ANNEM..(Suğipek kitabında Ömer Bey'in gönderdiği yazının tamamını okuyacaksınız. Öyle güzel anlatmış ki annesini!)

Fabrika yaşamımız bittikten, lojmanlardan ayrılıp Gemlik’e taşındıktan sonra görece “toplumsal” yaşamdan daha “bireysel” bir yaşama geçilmişti. Bu arada evlilik, iş, okul nedenleriyle evden ayrılmalar da başladığı için annemle babam iyice yalnızlaştılar. Babam her sabah evden çıkıp kahvede arkadaşlarıyla buluşmaya gider, öğleden sonra geri gelirdi. Annem evde yalnız. Gerçi gelen giden yok değildi, ama artık Fabrikadaki yaşam yoktu. Lojmanlardaki evimizin önünden bir çok insan gelip geçerdi, doğal olarak hepsi tanıdık. Yazın istersen gazinoya gider oturursun akşamüzerinden gece yarısına dek. Kış aylarında üç ayrı salon var toplanılacak...

Gemlik’e taşındıktan sonra annemle babam akşamları karşılıklı bezik oynarlardı ve kim evden uzaksa o, annemin burnunda tüterdi; bir mektubun, bir haberin yolunu gözlerdi annem, biliyorum. Evlere telefon bağlanması kolaylaşınca eve telefon alınmıştı da annem rahatlamıştı. Telefonu icat edeni rahmetle, gönülden ve sevgiyle anardı.

Annemle, hele bir süre ayrı da kalmışsak buluştuğumuzda saatlerce konuşacak şeylerimiz olurdu. Annem arkadaşlarımla da söyleşmeyi severdi. Bir arkadaşımla eve gelmişsem o da bizimle oturur, konuşmalarımıza katılırdı. Teyzemin oğlu Vecdi abi annemden, “Benim en iyi arkadaşım” diye söz ederdi.

Bir gün şiir okumaya yeni yeni başlayan bir arkadaşıma Nâzım Hikmet’in İnsan Manzaraları’ndan bölümler okuyordum, annem de bizimleydi, çok etkilendi ve “Daha önce neden okumadın bu şiirlerden bana”, diye, bayağı üzüldüydü.

Annem genellikle kendisi için pek bir şey istemezdi; Fabrika lojmanlarında otururken, bir tek, yaz boyunca birkaç kez, gün doğarken, kayıkla körfez turu atalım isterdi. Bir gün önce, “Sabah denize çıkalım mı”, diye sorardı. Hemen kabul ederdim. Gün ağarırken kalkar, çayı demler, çaydanlığı gazetelere sonra da havluya sarar (termosumuz yoktu), küçük bir sepete kahvaltımızı ve çay bardaklarımızı hazırlar, “Hadi!”, derdi. Ben de hemen fırlayıp kalkardım, hiç nazlanmazdım. Ben olmadığım zamanlarda kardeşimle yaparlarmış bu gezintileri. Onun da nazlandığını hiç sanmıyorum; annemizi sevindirmek bir yana, biz de çok sevinç duyardık bu gezintilerden.

Annem de çoğumuzun annesi gibi çok güzel yemek yapardı, ama balık pişirmekte gerçekten üstüne yoktu. Kendisi de pek balık sevmezdi nedense, bir sevdiği balık izmaritti. İçki de içmezdi. Tek yudum bir şey içtiğini ne gördüm ne de duydum. Ama bizim içmemizden, sohbetimizden hoşlanırdı. Bize balıklı, salatalı sofranın en güzelini hazırlardı.

Annemin güçlü bir belleği vardı. Doğum günü kutlaması diye bir alışkanlığımız yoktu, “Bugün senin doğum günün”, gibi bir anımsatma da olmazdı, ama bütün çocuklarının ve torunlarının hangi ayın kaçında doğduklarını doğal bir şey gibi bilirdi.

Şimdi düşünüyorum da annemin kimi konulara ilişkin sözleri ve yaklaşımları yabana atılacak şeyler değildi: Bizden epey sonra Fabrikada çalışmaya başlamış bir mühendisin eşi (bir çocukları da vardı) anneme, “Bir çocuğum daha olursa senin yanına vereceğim, sen büyüt”, demişti. Annem “Çocuklara bir sınır çizilmeli, ama o sınırlar içinde istediği gibi davranmasına izin verilmeli”; “Çünkü sınır yoksa,hep biraz daha, biraz daha diye gözü ‘sınırsız’ bir alanda olur ve çocuğun huzuru kaçar”, derdi.

Sakin ve ağırbaşlı bir kadındı. Kolay kolay kızmazdı. Babamsa biraz buyurgancaydı. Bütün buyurgan eğilimliler gibi ölçüyü kaçırdığı olurdu. Annem izin verirdi onun biraz ölçüyü kaçırmasına ya da “dişini sıkardı”, diyelim. Ama, “Artık yeter!” diye düşündüğü ve bayrağı kaldırmaya başladığı zaman, babam “Eyvah, meyvah”, der, şakaya vurmaya çalışır ve sıvışmaya bakardı. Doğrusunu yapardı; çünkü annemin kızgınlığının nereye varacağı pek belli olmazdı.

Biz beş kardeş babamdan çok annemizin etkisiyle büyüdük. Onun kucaklayıcı yaklaşımı hepimizi etkiledi. Babamın hakkını yemeyeyim ama, yaşlandıkça o da annemin etkisinde kaldı da daha bir babacan oldu.

Annem yattığı yerden başını kaldırıp şöyle bir baksa, hepimizde izleri olduğunu görüp “Yaşam sürüyor”, der ve gönlü rahat olurdu. (Öyle de oluyordur!?)

Müzik yaşamından kısa kısa alıntılar..

“Konrraplaktan yapılmış bir gitar almıştım Bursa’dan. Kötü bir gitar demeye insanın dili varır mı? Çünkü çok güzeldi benim için. Çocuklar sınır tanımazlar. Sonra ben onu nasıl akort ettim, hiç bilmiyorum. Orası benim için karanlık, ama boyuna  bir şeyler yapardım. Çalardım yani. Notayı da kendi kendime öğrendim. O dönemlerde hocayı nerede bulacaksın? Hep kendi kendime. Dolayısıyla çok yavaş ilerleyen bir yol oldu. Hocam olsaydı çok iyi olurdu, yolunu kısaltır insanın.”

“O filmlerde çalınan müzikler beni yönlendirdi. Söylerdim, bir şarkı defterim var, ama o zamanlar gitar çalan birini yakından görmek bile zordu. 14 yaşımdayken gitar çalan birini gördüm, tanıştım. Bursa’lı bir abiydi, flamenko çalıyordu. İşte o ilk sazın sesinden sonra ikinci düğüm orada oldu. Gitara aşık oldum.

“Kulağımın iyi olduğunu söylerlerdi; müzikalleri izlerdim şarkılar aklımda kalırdı. Konservatuvara gitmemi isteyenler oldu. Zaten hastalıklı bir çocuktum, o sırada da romatizmaya yakalandım.” Konservatuvara gidememek, müziğin eğitimini görememek içimde bir yaradır. “İnsanın çengelinin düşmesi diye bir şey var. Ben aşıktım. Eğer konservartuvara gidebilseydim bana ‘çalış’ demelerine gerek olmayacaktı. Çok isterdim. Bir enstrümanı bilen birisinden öğrenmeye hayatımı verirdim.”

 “Akşamları saat beş-altı arası radyoda fasıl olurdu, onu dinlerdik. ‘Ne güzelmiş’ diye değil, belki de küçümserdik, ama yine de işlerdi içimize. Ama Amerikan kaynaklı batı müziği müthiş bir enerji taşıyordu içinde. Ötekindeyse bir geçmişlik, bugüne gelemeyen bir şey var. Seviyorsun ama nasıl söyleyeceksin? Bugünün sözü lâzım sana. Bilmezdik ne anlama geldiğini ama yine de İngilizce, Fransızca, İspanyolca birçok grup ya da şarkıcının şarkılarını çalar söylerdik o yıllarda.”

Hafif müzikteki Türkçe şarkılar taklit ve özenti kokuyorlardı. Oysa halk müziğinde ve divan müziğinde böyle değildi: hem sözler çok anlamlıydı hem de kendine göre bir prozodi (söz müzik uyumu) anlayışları vardı. Bu konuyu öbür arkadaşlarla konuşup tartışmış değildik, doğal bir eğilim olarak türkçe şarkılara uzak dururduk. Ama ben sonraları bu konularda çok düşündüm. Bu denli çok şairimiz, bu denli nitelikli şiirlerimiz varken yabancı şarkılara özenerek, onları taklit ederek şarkı sözleri yazmak beni çok rahatsız ediyordu. Şarkıların %100’ü böyleydi demek istemiyorum, ama çoğu böyleydi. Ve benim o zamandan beri güzel sözlü türkçe şarkılar bestelemek en büyük ülküm oldu. Sözler açısından başardığımı gönül rahatlığı ile söyleyebilirim; bestelemek için güzel şiirler seçtim. Sözlerle müziğin uyumunda da bir sorun olduğunu sanmıyorum. Ama sonuç olarak şarkılar güzel oldu mu, buna karar verecek olanlar dinleyicilerdir.

Ömer Özgeç lise yıllarından sonra bir süre Ankara’da yaşar. Çeşitli yerlerde, pavyonlarda, gece kulüplerinde bas gitar çalar. Sonra Eskişehir’de Ticari İlimler Akademisi’nde okuyan arkadaşlarının çağrısı ile Eskişehir’e gider ve orada “Gong” adında bir gruba ritm gitarcı olarak katılır. Gong dağıldıktan sonra da Eskişehir Şeker Fabrikası’nın orkestrasına yine basçı olarak girer. 1968-1970 yılları arasında orada çalışır. Şeker fabrikasının yapısı bir bakıma Gemlik’te yakından tanıdığı ilk dönem Cumhuriyet fabrikaları sisteminin bir benzeridir. “Fabrikanın güzel bir orkestrası vardı. Daha çok, askerde bando bölüğünde müzik eğitimi almış kişilerdi orkestra üyeleri. Ben bas çalardım.” Orkestranın bir de nota arşivi vardır ve Ömer, zamanının büyük bölümünü  bu arşivdeki notalar üzerinde çalışmakla geçirir. Daha sonraki yıllarda bu arşivdeki notaların imha edildiğini öğrenmek onu çok üzecektir. Bu, aynı Gemlik’teki fabrikada olduğu gibi, kurulmaya başlanan bir düzenin sürekli olamamasının bir göstergesidir.

1970’te Eskişehir’den ayrılan Özgeç bir süre İskenderun’da yaşar, pavyonlarda çalışır. Sonra bunu sürdürmek istemediğine karar vererek İstanbul’a döner.1977-1978 yıllarında Ankara’da Çağdaş Sahne Tiyatrosu’nun müziklerini yapar. Gitarın yanı sıra flüt çalar, oyunlara katılır. Ortamın giderek politikleştiği bu dönemde İstanbul’a dönerek soldaki arayışları izler, bazı oluşumlara katılar. 1980’den sonraysa bütün bu arayışlar sekteye uğramıştır artık. Hiçbir zaman takım insanı olmayan Özgeç önceden olduğu gibi tek başına sürdürecektir arayışını. Yine de onun için Cumhuriyet nasıl bir atılım dönemiyse 1960’lar da öyledir ve gönlünde öyle kalır.

1979 yılında ilk evliliğini yapan Özgeç’in 1981’de bir kızı olur, adını Güneş koyarlar. Baba olmak Özgeç’in hem yaşamını, hem müziğini çok etkiler. “Yüreğimde bir yaradır; hem bir bakıma biz çocukluktan kurtulamamışız, ne yapacağımıza karar verememişiz bir türlü, hem de baba olmuşuz. İnsanın çocukla ilgisi ne kadar önemli. Güneş küçükken sabah kalktığımızda plaktan müzik dinlerdik. Günlerce aynı plağı koyar dinlerdik. Ünlü ressamların resim kitapları vardı, resim kitaplarına bakardık.” Çocuklarla kurduğu sıcak ilişkiyi bestelediği bir Cahit Külebi şiirinin şu dizeleri de yansıtıyor. “Eğer kuvvetim yetse benim / Kentin bütün çocuklarını alırım evlerinden / Hepsine kiraz çiçeklerinden / Bir çift kanat takarım. / Çocuklar havalanır uçarak / Ben de ardlarından bakarak / Gülerim / Bütün kuvvetimle bağırarak / Azat olun bebeklerim, azat olun bebeklerim / Sonra da kendi kendime / Artık işin kalmadı derim / Çeker arabamı giderim.

Ömer Özgeç 1980’li yıllarda, önce şarkı sözü yazmaya, sonra da şiir bestelemeye başlar. “1982’de ‘37 Yaşındayım’ diye ilk şarkımı yazdım” diyor.

1982’de şarkı bestelemeğe başladım. 50. sanat yılı dolayısıyla Rıfat Ilgaz’ın bir şiirini bestelemem istenmişti; ben de “Alişim” şiirini seçiştim ve böylece şiir bestelemeğe yöneldim.

Zamanla yabancı dilde söylemekten vazgeçerek  Türkçe’ye yönelir. “Gitar çalıp şarkı söylemeyi çok seviyordum, ama yabancı dilde şarkı söylemek doyurucu gelmemeğe başladı bir süre sonra. ‘Türkçe müziğe uygun bir dil değil’ derlerdi de çok rahatsız olurdum. 

1984-1994 yılları arasında gitar derleri veren ve “Öğrencilerimi severdim ama hocalık etmeyi sevmezdim”, diyen Özgeç, çok sevdiği müziği bir ekmek kapısı olarak göremez bir türlü. Ömer Özgeç 1980’li yıllarda “Sevgilerde” ve “Nerde Yatmalı” adında iki albüm çıkarır. Zamanla, her ne kadar konser vermeyi ve müziğini paylaşmayı istese de, gitgide piyasadan soğur. 09’lı yılların başından beri kendi başına çok disiplinli ve düzenli bir çalışma sürdürüyor. Hem beste yapıyor, hem de yaptığı besteleri evde kurduğu stüdyoda kaydediyor.

“Olumsuzluklar çok dünyada ama beni asıl ‘güzellikler’ korkutuyor. Bir yandan da ‘güzelliklerle’ yeterince hemhal olamayacağım diye de endişeliyim. Hep yüzeysel etkilenmeler içerisindeyiz. Boyuna kitap okuyoruz, müzik dinliyoruz. Bir insan bir kitabı nasıl bitirebilir? Bir müzik nasıl bitebilir? Dinliyorsun, bir daha dinliyorsun, bir daha… Oktay Rifat diyor ki: ‘Bir ağacın yarısından azı / yaşamın kaçta kaçı? Sanıyorum insanlar anlamaktan, anlamak için yoğunlaşmaktan korkuyorlar”

GÜNEŞ ÖZGEÇ

"Babam Ömer Özgeç müzisyen olduğu için her zaman müzikle iç içeydim zaten ama 11 yaşımda konservatuvara başlamamla iş ciddiyete binmiş oldu."

Henüz 7 yaşında iken seslendirme ve televizyon için şarkılar söylemeye başlamıştır. Ardından 11 yaşına geldiğinde yapmaya başlayan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na girmiş ve keman öğrenmiştir. O gün bugün hayatının her döneminde müzik ile iç içe olan Özgeç, gitar çalınan, besteler yapılan ve şiirler okunan bir evde doğmuştur. Küçükken bale ve folklör yapmış, Lisede iken modern dans ve bale kursuna gitmiş, sahnede modern dans gösterisi yapmıştır.

Günümüze kadar konserlerinde Belle and Sebastian’a eşlik etmiştir. Ayrıca Rashit, Mor ve Ötesi, Direc-t, Ömer Özgeç, Şenova Ülker, İdil Biret, Suna Kan, Ayşegül Sarıca, Shlomo Mintz ve İbrahim Yazıcı gibi bir çok isim ile sahne almış, stüdyo çalışmaları gerçekleştirmiştir.

KAYNAK.ÖMER ÖZGEÇ'İN KENDİ KALEMİNDEN - ÖMER ÖZGEÇ VE LEYLA NEYZİ GÖRÜŞMESİNDEN KISA NOTLAR.