Reyhan Çorum


BİR MEMUR ÇOCUĞUNUN GEMLİK ANILARI..

BİR MEMUR ÇOCUĞUNUN GEMLİK ANILARI..


BİR MEMUR ÇOCUĞUNUN GEMLİK ANILARI..

SUAT ÖZEL İLE ANILARA YOLCULUK..

Mahallemizden ve Gemlik Lisesi'nden tanıdığım arkadaşım Suat Özel ile yıllar sonra sosyal medya üzerinden tekrar buluştuk.

Ayrı yerlerdeyiz ama onun fotoğraf arşivini ve zaman zaman yazdığı anıları Gemlik Haber Gazetesi okuyucuları ile de paylaşmasını istedim. Yazarak gönderdi, zevkle okudum.

Gemlik'te doğmak, yada sonradan bir nedenle  Gemlik'te yaşamak. Çok zaman yerli, yabancı olmak tartışmaları düşer gündeme.

Bence en önemlisi Gemlik'i sevmek..

Bakalım neler yazmış..

Babam Nevzat Erol Özel,

1965 yılı ilkbaharında Erzurum’un Kadastrosunu bitirip, Kars Kadastro Müdürlüğünün kuruluşunu da tamamlayıp, artık Batı illerinden birinde görev talep etmiş ve Genel Müdürlük tarafından Gemlik Kadastro Müdürlüğü görevine atanmıştı.

O yaz biz Polatlı'da dedemlerde kalırken, babam Gemlik’e gitmiş ve bir ev kiralamış. Belediye ve Kaymakamlıkla gerekli görüşmeleri yaparak Kadastro Müdürlüğünün kuruluş işlemlerine başlamıştı. Kısa bir süre sonra da geri dönüp eşyalarımızı bir kamyona yükleyip Polatlı’dan Gemlik’e doğru yola çıkmıştık.

Bu bir gece yolculuğu olmalı ki; sabahın ilk saatlerinde Bursa’da eski otobüs terminalinin, yani şimdiki Kent Meydanı AVM'nin karşısındaki Divan Lokantasının önünde uyandığımı hatırlıyorum. Şöyle bir dönüp baktığımda kocaman bir dağın Bursa'nın tepesine dikilmiş hali hala hafızamdadır. Biz Erzurum’dan gelmiştik ama Palandöken hiç de bu kadar yakın ve heybetli değildi.

O gün biraz dinlendikten sonra hep beraber Gemlik’te babamın kiraladığı eve geldik. Ev şimdi Gemlik şehir merkezinde Asım Kocabıyık Camiinin bulunduğu meydanın hemen yanından denize doğru akan derenin kıyısındaki meydana çok yakın, ana caddenin bir arkasındaki sokakta alt katları zeytin havuzları olan bir apartman katıydı. O evi; çok karanlık, izbe, bayağı yorucu merdivenleri olan ve yoğun bir zeytin küspesi kokusu ( Prina) içerisinde rutubetli bir yer olarak hatırlıyorum.

Eşyalar taşınırken babam ortanca kardeşim Suha'ya 1 lira verip meydandaki bakkala 2 ekmek, 5 yumurta almaya yollamıştı. Erzurum'daki fiyatlara alışık olan babam, Suha’yı elinde birisi kemirilmekte olan 2 adet simitle görünce şok olmuştu. Bakkal bizim biradere, " Oğlum sen bu parayla ancak 2 tane simit alırsın" demiş, bizimki de bakkalın lafına uyup 2 simit almış, birisini de yolda gelirken yemeye başlamış zaten..

O evin iyi tarafı hemen yanımızdan geçen derenin varlığı ve derenin karşı kıyısındaki kocaman boş bir alandı. Derede hemen hemen her gün birileri uzun kasık çizmeleriyle gelir serpme ağlarıyla balık avlarlardı. Karşı kıyısında alanda ise bizler top oynardık.

Gemlik’teki ilk arkadaşlarımı okula başlayınca edinmiştim. Bunlar meydandaki fırıncının oğlu İbrahim, Behiç ( biz ona çepiç derdik ) ve bir öğretmen çocuğu olan Feridun isimli bir çocuktu...Sonra Feridunlar İstanbul'a gitti, Behiç ve İbrahim sınıflarda kaldı. Ama onlarla arkadaşlığım, Gemlik'ten ayrılana kadar hep devam etti..

Fakat okul o kadar uzaktaydı ki, hele kış günlerinde yürüyerek ulaşmak epeyi sıkıntılı ve yorucu olurdu.

Ama çok kısa bir süre sonra Atatürk ilkokulunun hemen karşısında Rumlardan kalma koca bir köşke taşındık ki, görmelere değer. Köşk Gemlik’in muhteşem binalarından biriydi. Babam Mülkiyeti Belediye'ye ait olan bu binanın alt katını lojman, üst katını da Kadastro Müdürlüğü olarak Belediye'den almıştı. Ama biz Lojman da olsa 75 lira kira ödüyorduk.

Dört yanı bahçe olan bu binanın ön tarafında kalan kısmını voleybol ve futbol için, bir diğer tarafını sebze meyve ve çiçek bahçesi yapmıştık. Orada bulunan çok yaşlı bir çam ağacını da kestiren babam kütüklerden bir oturma grubu yaptırmıştı ve orada misafirler ağırlanırdı, akşamları çay partileri yapılırdı. Dairede çalışan personel mesai dışında voleybol oynar, bahçede dinlenir hoşça vakitler geçirilirdi. Biz de mahallenin çocuklarıyla okuldan kalan zamanlarda bahçede futbol oynardık. Bir defasında kimsenin haberi olmadan semerciler yokuşunda hayvan semeri yapan bir amcaya biriktirdiğim harçlıklarla meşin bir futbol topu yaptırmıştım. Top çok güzel olmuştu. Dilli dediğimiz bir modeldi. Tabii o zaman siboplu top yoktu, şut çektiğin zaman dilin girdiği yerdeki bağcıklara denk gelirse ayak epey bir acırdı. Akşam eve gelince kendisinden habersiz top yaptırdığımı duyan babam, sakladığım yerden topu alıp bir güzel kesmişti.. Biz de eski püskü toplara kalmıştık. Tabii bu olaydan da ders almıştık..

Saha ve top benim olunca bahçeye girecekleri seçme yetkisi de benimdi ama hiçbir zaman çocuklar arasında ayırım yaptığımı hatırlamıyorum. Maçlardan sonra terli terli aşağıdaki sokağın aralığından denize koşar serinlerdik. Bazı evlerin kanalizasyonlarını denize taşıyan iskele gibi beton yapılar da vardı ama tabii ki onlardan uzak dururduk.

Bahçenin arka tarafı dairenin giriş kapısıydı, babam evin içinden de daireye girip çıkabilmek için kendisine bir kapı açtırmıştı. Bu bina Gemlik’in tarihi açısından da önemli bir binaydı, ama kimsenin bu konuyla ilgilendiğine dair bir işaret görmek mümkün değildi. Belediye binanın bodrumuna enerji nakil hattı kablolarının makaralarını ve başka bir takım malzemelerini son derece gelişigüzel biçimde depoluyordu. Kapısı penceresi kırık dökük olduğundan bizler rahatlıkla girip çıkabiliyorduk. Bir defasında çook eskilerden kaldığını tahmin ettiğimiz bir sandık içinde kırık dökük porselen tabaklar ve şarap bardakları bulmuştuk. Aralarında sağlam olan bir kaç tabak ve bardağı hatıra olarak alıp büfemize koymuştuk. Bunlardan kırmızı ayaklı bir şarap bardağı halen bizim Bodrumdaki evimizde büfede durmaktadır.

Yine o evde üst kattaki odalarda iki adet şömine vardı ve o şöminelerin ön tarafındaki yanma bölümüne monte edilen iki adet döküm fireplace vardı. Bunlardan bir tanesi tamamen kırılmış ve kullanılmaz haldeydi, diğeri ise bir kenara atılmış pas içinde çürümeye terk edilmiş haldeydi. Yıllar sonra bir gün Gemlik’i gezerken harabe haline gelmiş bu binanın restore edildiğini gördüm. İçeri girip sorduğumda Müze yapılacağını söyleyen işçilere de bir güzel öğlen yemeyi ikram ederek binayı dolaştım. Yeterli araştırma yapılmadığı için restorasyon pek de aslına uygun değildi ama şimdiki kullanım amacına bakılınca ‘’Gemlik Müzesi ‘’ olmadığı için benim için sadece üzüntü kaynağı oldu.( Müze olması planlanan yer)

Orta okulun 1. sınıfına başladığımız 1965 yılının ilk yarısının bitiminden sonra, 15 gün tatilimizi tamamlamış 2. Yarısı için ise Debboy caddesi üzerinde şimdiki yerinde yapımı tamamlanmış olan yeni Gemlik Orta Okulu ve Lise binasında devam etmemiz gerekmişti. İkinci dönemin ilk günü aynı zamanda açılış töreninin de yapılacağı bir gündü ve zamanın Adalet Partili Milli Eğitim Bakanı Sayın Orhan Dengiz o açılışa bizzat katılacaktı. Gemlik için oldukça önemli ve heyecanlı bir gündü. Bütün ileri gelenler, Kaymakam, Belediye Başkanı ve bütün devlet erkânı orada olacaktı. Açılış konuşmaları protokol sırası ile yapılacaktı. O zamanlar böyle tribünler kurma imkanları filan yoktu. Doğru dürüst oturma düzeni bile kurulamamıştı. Tören fotoğrafları, Gemlik’in iki kız kardeş fotoğrafçısı tarafından ahşap ayaklı ve ahşap bir kutu içerisine arkadan siyah bir kumaşın içine kafa sokularak ve yan taraftaki ikinci kişinin elinde tuttuğu flaş patlatarak çekiliyordu.

Törenden çok önce ilk dönemin son günlerinde Çukurbahçe'deki ortaokulda yeni okulun açılış töreninde öğrenciler adına konuşma yapacak kişi için bir yarışma açılmıştı. Orta son sınıflardaki çocuklara çocuk demek haksızlık olurdu, çünkü sakallı bıyıklı koca koca çocuklar vardı. Bütün bunların arasında küçücük bir çocuk olarak ben de yarışmaya girdim. Boyum zaten kısaydı ayrıca da 2-3 ay evvel geçirdiğim akciğer ameliyatı yüzünden zayıf kuru bir çocuktum. Hatta bazı arkadaşlar bana ‘’bızdık’’ derlerdi. Ama bütün bunların arasında yapılan yarışmayı ben kazanmıştım. Babamın da yardımıyla yazdığım metni okul Müdürü Asım bey ve yardımcılarının huzurunda okumuştum ve ben seçilmiştim. Sonuç açıklandığında o koca koca çocukların dönüp de bana ters ters bakışları hala gözümün önündedir.

15 günlük tatilde yarım A4 boyutundaki metni o kadar çok çalıştım ve prova yaptım ki, anlatamam. Babacığım el yazısı güzel olmaz diye bu metni daktilo ile yazmıştı ve bir hata olmasın diye kağıttan okuyarak konuşma yapmaya karar vermiştik.

Tören günü gelip çattı, sıra bana geldi, mikrofonun arkasına geçtim, ama mikrofon teleskopik olmadığı ve boyum da yetmediği için okul müdürümüz mikrofonu yatırarak konuşma boyunca ağzıma yakın tutmak zorunda kalmıştı.

Veee olan olmuş kağıttan okurken o kadar çalıştığım metnin bir satırını atlamıştım ve konuşmanın anlamı ve akıcılığı birbirine girmişti. Bu arada bir yandan okumaya devam ediyor bir yandan da başıma gelecekleri düşünüyordum. Konuşma bitti, bir alkış koptu, elimdeki kağıdı katladım ve Milli Eğitim Bakanı elini bana doğru uzattı… Dedim ki eyvah Bakan kağıdı istiyor, bakıp hata yaptığım yeri bulacak, artık ondan sonra kim bilir başıma neler gelecek. Tam bu sırada flaş patladı ve bir kare resim çekildi. Bu arada Okul Müdürümüz Asım Bey benim sağ kolumu dirsekten tutmuş Bakana doğru itiyordu. O anda tokalaşmam gerektiğini anlamıştım ama iş işten geçmişti ve elimdeki kağıdı kontrol etsin diye Bakanın eline tutuştururken fotoğrafımız çekilmişti. Müthiş bir gündü…

Öyle veya böyle o okulun açılış konuşmasını öğrenciler adına yapmış olmanın gururu benimle kaldı .

Bu arada fotoğrafı çekenler Gemlik’in iki kız kardeş fotoğrafçılarıydı ve makinaları ahşap ayakları olan yine ahşap bir kutuya takılmış mercek ve diğer akşamlardan ibaret olan körüklü bir makinaydı. Fotoğrafçı makinanın arkasındaki siyah kumaştan yapılma bir yere kafasını sokuyor, yanında ayakta durup flaşı tutan yardımcısına işaret verince kükürtlü flaş patlatılıyor, parlak bir ışık ve acayip kükürt kokulu bir duman çıkıyor ve resim çekilmiş oluyordu.

Sonra Facebook filan çıktı ve ben de bu resmi Facebook’a koydum. Bir gün Sayın Bakan’ın ailesinden bazı insanlar bana övgü ve teşekkür dolu sözler yazdılar. Meğerse Bakan Bursalıymış ve vefat etmiş. Kendilerinde bulunmayan böyle bir resmi görmek ailesini ve yakınlarını da çok memnun etmişti.

Biz Rumlardan kalan bu köşkte otururken yeni okula gidip gelmek epey zor bir hal almıştı. Eskiden evin dibindeki okula giderken, bu defa Gemlik’in en yüksek tepesinde ve epeyce uzakta olan yeni okula gitmek hem çok zaman alıyordu, hem de çok yorucu oluyordu. Gemlik’te çok yeni olduğumuz için güvenlik sorunu da babamın aklını meşgul ediyordu. Ama hemen yakınımızda oturan ve Askeri Harada görevli bir Astsubay olan komşumuzun benden yaşça da büyük olan oğlu Hasan Murat Aday babamın endişelerini gidermişti. Artık her gün okula Hasan’la gidiyorduk.

Ben de Hasan’ı çok sevmiştim. Okulda çocuklar ona Gebeş Hasan veya Sabır taşı Hasan diyorlardı. Aslında Gemlik’te hemen hemen herkesin bir lakabı vardı. Sonraları biz orta 3'ü bitirdiğimizde, Lise 1. sınıfta okuyan çocukların neredeyse tamamı Cebir Geometri Hocası Adem Bey tarafından sınıfta bırakılınca, kendimizden daha büyük çocuklarla da kaynaşmış daha geniş bir arkadaş kitlesine ulaşmıştık.

Okula ya Çukurbahçe’den Ali Şirin'in zeytinliklerinin içinden tırmanarak, ya da Atlas Sineması tarafından, Aydın Akovalıgil’lerin, Kaya Bolu’ların evlerinin aralarından Lise Caddesine çıkarak gidip geliyorduk.

Bu durum bir süre daha devam etti ama daha sonra biz Rum'un Köşkünden Debboy caddesinde Lise binasının bahçe duvarına bitişik Hilmi Uğur amcaların evine taşındık.

Babamlar da Kadastro Müdürlüğünü deniz kıyısında Daniş Beyin yalısının yanında, 3 katlı denize sıfır bir binaya taşıdılar. (Türk Hava Kurumu olan bina)

Okula gidip gelme işi yük ve zorluk olmaktan tamamen çıkmıştı. Babam için de işe gidip gelmek artık çok kolaydı, ev ve iş çok uzak olmasına rağmen Devlet bir kamyonet Jeep tahsis etmişti ve babam da dairenin Jeepiyle işe gidip geliyordu.

Tabii bahçeli ve kocaman bir köşkten 3 oda,1salon eve taşınmak biraz sıkışıklık getiriyordu ama hem ısınma, hem ulaşım işleri bizim için daha avantajlı olmuştu. Ayrıca Hilmi Amcalar( Ev sahipleri) 3 katlı binanın en üst katında oturuyorlar, biz de 2. katında oturuyorduk. Giriş katında ise zeytin deposu ve zeytin havuzları vardı. Bu bina da çok geniş bir bahçenin içinde yer alıyordu. Bahçede Hilmi amcanın eşi Melek Hanım teyzenin kardeşlerine ait bir kaç ev daha vardı. Mustafa Seymen, Av. Halil Seymen, Mehmet Seymen ve aileleri de bu bahçedeki evlerde yaşıyorlardı. Halil amcanın 2 oğlu, 1 kızı vardı . Erdem, Uğur ve Mesude..

Bekir amcanın çocuklarının isimlerini pek hatırlamıyorum ama bir tanesinin galiba Mahmut’un Kara Harp Okuluna gidip Subay olduğunu biliyorum onlar bizden küçüktüler. Erdem, Suha'nın iyi arkadaşıydı. Mahallemizin abisi Nezih Dimili, ablaları Sevgi ve Bengi Çorum, teyzesi Arap Hikmet Hanım, Bakkalı Mahmut Didik amca, Komutanları Askerlik Şubesi Reisi Albay Hanefi Bahadır, Binbaşı Cüneyt Cindoruk idi..

Hilmi amca ve Melek Hanım teyzelerin de iki oğulları vardı ki; İdris benim, Fevzi de Suha’nın sınıf arkadaşıydı. İdris de benim uzun zaman en iyi arkadaşım olarak benimsediğim birisiydi.

Bu mahallede çok güzel günlerimiz geçti. Hilmi amca öğretmen emeklisi idi. Mübadele sırasında Balkanlardan her halde Arnavutluk taraflarından buralara gelmişlerdi. Kendilerine sağlanan imkanlarla ilgili tarih okumak gerekir, benim burada yazacaklarım çok da yeterli olmayabilir. Ama şunu ifade etmem gerekirse benim Büyükbabam Kurtuluş savaşımızda bizzat cephelerde savaşmış, İngilizlerin elinde Suriye çöllerinde esir düşmüş bir vatan evladı olarak sadece İstiklal madalyasına ve yıllar sonra da cüz’i bir maaşa layık görülmüşken, Balkanlardan ve Yunanistan’dan nüfus değişimi yoluyla ülkeye getirilen soydaşlarımıza o ülkelerdeki varlıkları esas alınarak dağıtılan araziler, zeytinlikler vesair imkanlar beni hep düşündürmüştür.

Her neyse biz bütün bu düşüncelerden uzak mutlu mesut bir döneme başlamıştık. Ben orta iki yazında Ankara'ya gidip hastanede kontrolümü yaptırmak durumundayken bu seyahate babamın gelmesi imkanı yoktu ve yalnız gitmem gerekiyordu. Ben de aileye İdris'le birlikte gitmeyi teklif ettim ve yapılan müzakereler sonunda bu teklif kabul edildi. Otobüs biletlerimiz alındı . Böylece İdris ile birlikte Ankara maceramız başlamış oldu. Otobüsümüz 321 Mersedes Benz marka, yan camları alt ve üst olmak üzere açılıp kapanabilen sürgülü özelliği olan, tabii ki çok eski 1960'lı model bir araçtı. Yola çıkar çıkmaz sigara içmeye başlamıştık. Bizim için çok büyük bir keyifti. Yol 8-9 hatta bazen 10 saat sürebiliyordu. Bursa çıkışında çimento fabrikasının arkasından Aksu köyüne, sonra İnegöl'e, sonra Ahı dağına çıkıp dağın tepesindeki Pazaryeri köyüne geliyordu. Bütün buralarda duruyor yolcu alıp veriyordu. İnegöl'de şehir içinde köftecilerin bulunduğu cadde üzerinde bir yazıhanede mola da veriyordu. Ahı dağı çok uzun bitmek bilmeyen dar kıvrım kıvrım virajlı sağı solu uçurumlarla dolu çok yorucu ve tehlikeli bir etaptı. Otobüs yolcularından bayılmayan kusmayan neredeyse yok gibiydi. Dağdan inince Sakarya nehri kıyısından devam eden nispeten daha geniş Bilecik Bozhöyük yoluna ulaşılıyordu. Son virajda ‘’Atlı Patinaj Zincirleri’’ diye bir reklam tabelası vardı. Hepimiz o tabelayı dört gözle bekler, ulaşınca da derin bir Ohh çekerdik. Daha sonra Bozhöyük'ü geçip Eskişehir'e ulaşır orada otobüs terminalinde yarım saat mola verilirdi. Terminalin giriş kapısının karşısında ‘’Bursa Kebapçısı’’, içinde de bir terminal lokantası vardı. Her gidişimde zamanı ayarlayabilirsem Kebapçıya, olmazsa da diğer lokantaya giderdim. O lokantada da en çok etli pilav yemeyi severdim. Bu tür restoranlarda en çok duyulan ses ‘’ Usta biraz çabuk ol, otobüsüm kalkıyor’’ olurdu. Bu yüzden çok da kavgalar çıkardı. Eskişehir'den sonra dümdüz toz toprak bitmek bilmeyen Anadolu bozkırları başlardı. İnsanı bıktıran yollar sonunda Sivrihisar, Oğlakçı ve Polatlı’ya varır, oralarda yolcu alıp vermelerden sonra artık Ankara'ya 70-75 km kalınca biraz daha umutlar artardı. İnsanlar Temelli köyünü görünce artık yavaş yavaş toparlanmaya başlar, sonunda Ankara terminaline ulaşınca per perişan da olsa derin bir nefes alınırdı. Ankara Otobüs terminali tarihi Ankara Tren garının yanında, hemen karşısında meşhur paraşüt kulesi olan, çok da bir özelliği olmayan basit bir terminaldi. Oradan aklımda kalan ilginç bir durum ise tam giriş kapısının yanında terminal alanında duran taksilerdi. Bu taksilerin başında bir çığırtkan, müşteri toplamak için ‘’Münih Münih haydi 1-2 , 1-2 ‘’diye bağırırdı. O yıllarda vize problemi filan yoktu ve Almanya Türkiye’den yoğun biçimde işçi alıyordu. İşçiler de çeşitli yollardan Almanya’ya gidebiliyorlardı. Daha çok tren yolu ile gidilse de yaratıcı Türk milleti bu tür bir olanak daha yaratmıştı. Hatta bu otomobillerin arasında hem karada, hem de suda gidebilen bir aracı da ilk defa görmüştüm. Neyse Ankara'ya ayak basmıştık. İdris ,hayatında ilk defa Bursa’dan başka bir yerlere gitmiş oldu. Ben tabii daha deneyimli olduğum için İdris’e bütün Ankara'yı dolaştırmıştım. Babaannemlerin Dışkapı'daki evlerine yerleşip benim hastane işlerimi hallettikten sonra Anıtkabir, Gençlik Parkı, Tunalı Hilmi Caddesi, Çankaya, Kuğulu Park, Ulus, Anafartalar çarşısı, Kızılay, Güven Park, Cebeci, gezmediğimiz yer kalmadı. İdris'in babası Hilmi Amca o zamanlarda Türkiye'nin en ünlü kumaş fabrikası Uğur-Mekik mağazasında çalışıyordu. İdris'in amcası Ziya Amca firmanın ortağı olduğu için biz de mağazanın Ankara şubesine uğramıştık. Oraya bakan diğer ortak bizi bir akşam yemeğe çağırmıştı. Gazi Osman Paşa'daki lüks ve çok sosyetik evlerinde güzel bir akşam yemeyi yedikten sonra ayrılırken ceplerimize birer harçlık koymuşlardı. Bana 50 lira, İdris'e 75 lira ilaç gibi gelmişti. Azalmakta olan paralarımız birden artınca biz de soluğu Gençlik Parkı Göl Gazinosunda almıştık. Programda Yusuf Sezgin ve Selda Alkor vardı. Bizi ön sıralarda yemekli masalarda oturan ailelerin hemen arkasındaki bekarlara ayrılan duhuliye denilen kısma oturttular. O gün püsküllü beyaz bir elbise ile Türk Sanat müziği söyleyen as solist Selda Alkor’u büyük bir keyifle izlemiştik.

Ankara dönüşü uzun yıllar tadı damağımızda kalan çok güzel anılarımız olmuştu. Tabii bir süre sonra bir gün arkadaşlarla Gemlik’in en yakın denize girme yeri olan Manastıra gitmiştik. Biz yine sigaraları tüttürüyorduk ama bu defa deniz kıyısındaki ofisinde memurlarına dürbünlü mesafe okuma cihazı eğitimi vermekte olan babam, dürbünden bizi görmüş ve o güne kadar çok da yakalayamadığı bizleri suç üstü yakalamıştı. Akşam ortalık gergindi. Anneme ne olduğunu sordum, o da babamın bizi sigara içerken yakaladığını ve Hilmi Amcaya da söylediğini anlattı. O gün yaşadığım korku ömrüm boyunca yaşadığım sayılı korkulardan biridir. Ama babam gelince sanki hiç bir şey olmamış gibi ağzını açıp bir tek kelime etmedi. Bu davranışın benim üzerinde daha etkili olacağını düşünmüştü. Biz bir süre ara verince mahalledeki bakkal Mahmut amcanın ticareti de etkilenmişti..

Sonraları babam benim sigara ile olan ilişkimi kesmek için çok uğraştı, cebime notlar yazdı koydu, doktorlara rutin muayenelere götürdüğü zamanlarda daha önceden tembihlediği doktorlarda bana bir sürü nasihatlerde bulunmalarını sağladı. Ama ne yazık ki bu konuda başıma bir takım musibetler gelene kadar arkadaş ortamlarında alıştığım bu kötü huydan 2008 başına kadar bir türlü vazgeçemedim.

Uzaklardan da zaman zaman misafirlerimiz gelirdi. Bir kaç gün bizde kalırlar, daha sonra onları Kumladaki Altınkum tatil köyüne yerleştirirdik. (Tatil köyü dediysem 15-20 çadırdan oluşan deniz kıyısında bir kumluk alandan ibaretti, şimdikilerle alakası yoktu)

Tabii ki Gemlik benim için ergenlik çağlarımın en önemli bölümünü kapsıyordu. Bu dönem neredeyse tamamen okul hayatıyla ilgili geçmişti. Orta 1. Sınıfta lisan dersi seçimi söz konusu olunca idareciler beni Almanca sınıfına yazmışlardı. Babam da ben de İngilizce sınıfında olmak istiyorduk. Çünkü Erzurum’da epeyce İngilizce altyapısı oluşmuştu. Bu konu Babamın baskısıyla çözülmüştü ve I-E sınıfına 18 numara ile başlamıştım. İlk yıl ve daha sonra orta sona kadar hep takdirname ve teşekkür belgeleri alarak gelmiştim.

Bir çok kimse Babamı "Suat’ın babası" olarak biliyordu. Kadastro’nun ne olduğunu çok sonra öğrendiler. Herkes Tapu ve Kadastro’yu karıştırır. Aslında Kadastro daha ziyade işin teknik tarafında yer alır ve kısaca arsaların binaların yeryüzü üzerindeki konumlarını ölçülerini ve sınırlarını belirler, yaptığı tespitleri tapu dairelerine aktarır. Alım satım ve daha sonraki işlerin kayıtları ise Tapu dairelerinde devam eder.

Gemlik’te Babamdan önce meşhur olmuştum. İlk gitarımı İbrahim Üre Amcadan 250 tl ye satın almıştık ( Sınıf arkadaşım Hüseyin Üre’nin babası). ( Erzurum'da hiç ihtiyaç duymadığımız Buzdolabını da İbrahim Amca’dan satın almıştık.)

Devam edecek..