Reyhan Çorum


"BANA DONDURMACI ABLA DERLERDİ.." ESMA- ALİ ÖMÜRLÜ(2)

"BANA DONDURMACI ABLA DERLERDİ.." ESMA- ALİ ÖMÜRLÜ(2)


"BANA DONDURMACI ABLA DERLERDİ.." ESMA- ALİ ÖMÜRLÜ(2)

Babamın kızı olmaktan her zaman gurur duydum..

Dükkanı genelde ben kapatırdım. Bir akşam yüksek sesle" Allah'ım çok şükür bugün kazandık, olmayana da ver" demişim. "Sabahta, " Hayırlı kazançlar olsun, hayırlı bereketli bir gün olsun". Müşterilerin özel gününde de "Hayırlı uğurlu olsun, Allah olmayanlara da nasip etsin" derdim. Bunları duyan babam anahtarı bana verdi. "Bu dükkan artık senin" dedi..

Erkek kardeşim Murat iki üniversite bitirdi. İnşaatçılıkla uğraştı. Bursa da yaşıyor. Kız kardeşim de mesleğini yapıyor. Babamın işini devam ettiren bir ben oldum. İşi bırakmasına rağmen bu kez de o hep benim yanımdaydı.

Gemlik geldiğimizde çok güzeldi. Kandillerde mum yakardık. Panayıra giderdik. Gelirken babam memleketten televizyon getirmişti, komşular bize izlemeye gelirdi, o zamanlar yayın yoktu. Cızırtılı seslerle yabancı kanalları izlemeye çalışırdık.

Sinemaya çok giderdik. Herkes çocuklarının elinden tutar sinemaya giderdi. Murat Soydan'a hayranmışım. Sinemada çekirdek satılırdı. Ben ayıklayamıyormuşum, annem ayıklayıp ağzıma sokuyor, filme o kadar dalmış ki, çekirdeği burnuma sokmuş.

1978 yılında Murat Soydan film çevirmeye gelmiş. O yıllarda şeker çuvallarından giysi yaparlardı. Annem babama çuvaldan beyaz önlük, pantalon, gömlek, şapka dikmiş. Ahali toplanmış film çekilecek. Babam onları giyinmiş, havaya baka baka çıkmış. Herkes babama bakmaya başlamış, Murat Soydan kızmış. Aslında babam dükkanda çalışırken bile kravat takardı. Giyimine çok özenirdi.

28 yıl babamla çalıştığımı söylemiştim. Babam rahatsızlanınca dükkanı bana devretti. Benim emekli olmamı ve  yeğenimin mezuniyetini bekledi. İlk maaşımı aldığımda, "Bu kadar mı?" dedi.

Dükkanda babamı aratmamaya çalıştım. Çocuklar gelir bir top dondurma isterdi. Hem de, bir topa birkaç çeşit sığsın, üstüne de çikolata, fındıkta olsun derlerdi. Ben üşenmez yapardım. Erkek kardeşim geldi gördü bir gün şaşırdı. "Bu yapılır mı?" dedi.

Dükkan gece 12 de kapansa, müşteriler  yarım, birde kapat 12 de kapatma derdi. Hem satış, hem imalatı kendimiz yapardık, geç saatlere kadar çalışırdık.

Nasıl bir babaydı ?

Meliha Ömürlü: "Biz 61 yılında evlendik. Çok iyi bir eşti. Bir daha dünyaya gelsem onunla evlenirim. İnsan olarak çok iyi biriydi. Büyükle büyük, çocukla çocuk olurdu.  Çocuklarına çok iyi baktı okuttu. Orta okulu akşam okuluna devam ederek Gemlik'te bitirdi, diplomasını aldı." diyor.

Babam, Fatma ablam okurken, Ankara'ya gece gider, ablamı dolaşır gelirdi. Otobüsle yemek gönderirdi. Ablam okudu öğretmen çıktı. Buzdolabı kapağını açar mutlaka ne var, ne yok diye bakardı. Buzdolabı illa dolu olsun isterdi.

Kız Meslekte okurken, okulun etrafında babamın dolandığını bilirdim. Arkadaşlarımın erkek arkadaşları vardı, kapıda beklerlerdi.. Ben babamın okula geldiğini, beni izlediğini söylerdim kız arkadaşlarıma, inanmazlardı. Bir gün hava yağmurluydu. Babam üzerinde hırka ile çıkıp gelmiş, şaşırmışlardı. Bana "Evden okula, okuldan eve gideceksin" derdi.

Okul bitti çalışmaya başladım. Hep baba ile gidip geliyoruz. Babam bir şey almak için bir yere girmiş. Bir müşterim arkama vurdu," Baba nerede?" dedi. Beni yalnız görünce şaşırmıştı.

"Arkadaşın olsun bir tane olsun, bir şey alacağın zaman en iyisini al, en iyisini kullan" derdi.

1992 yılında Umurbey'de aldığımız arsanın üzerine ev yaptık. Kışın Gemlik'te yazları Umurbey de kalıyorduk.

Babam bana," Her kapıyı kendin açacaksın" diye nasihat ederdi. Özellikle babamın hastalığında hastanelerde koştururken bunun çok faydasını gördüm.  Dükkanı kardeşlerimin de rızasını alarak benim üzerime yaptı. Ben istemedim ama " Yıllarca emek verdin bu senin hakkın" dedi.  Dükkanı devir aldım. Babam sabahları gelir sütünü pişirir, giderdi. Umurbeye'e giderken, Umurbey' e gidiyorum demez, "Paris'e gidiyorum" derdi. Umurbey'i çok seviyordu.  "Gitmeden okkalı bir kahve yap" derdi. Kokuyu duyan gelirdi.

Her şeyi kendim yapmaya başladım.

Babamın dondurması üzerine yoktu. Enteresan olan memlekette hiç yapmamış, Gemlik'te yapmaya başlamış olması. Bir gün dondurma küreğim kırıldı. Gitti bana demirden bir kürek yaptırdı. "Küreğe bir şey olursa iş yapamazsın, buna iyi bak" dedi.  İki makine vardı, birine sade, diğerine çikolatalı karışık dondurma yapardım. Her sabah camları siler, makineleri temizler, 8 de gelir, işleri 2 gibi bitirir, çay demlerdim. Komşularım bunu bilir gelirlerdi.

Bayramlarda revani tatlısı yapardım, başımda dikilir nasıl yapacağımı söylerdi. "Reçete doğru oldu" derdi. Oğlan kardeşim yaptığım tatlıyı yedi, "Sen babayı da geçtin" dedi.

Babamın hastalığı da çıkınca ben sadece dondurmaya döndüm. Hastalığı genetik bir hastalık. Çok ızdırabı vardı. Söylemek istemedi.  Dükkanı artık yazdan yaza açıyordum. Yanımda bir kişi çalışıyordu.

Pastacılık sektöründe 28 yılda, siz neler yaşadınız.

Dükkanda kapılara kadar kuyruk olurdu. Festival oluyor, dondurmam erkenden bitti. Kapakları çocuğa görsünler diye açtırdım. Kuyruktan biri," Seni Ali amcaya şikayet edeceğim "dedi. Beni çalışan sanmıştı.

"Bana asık suratlı kız" diye isim takmışlardı." Babam tembih ederdi. "Tezgahta sakın gülme, kendine sahip çıkacaksın " derdi. Dükkana hiç giyimli, makyajlı gitmezdim. Bir gün bir nedenle eve git giyin gel dedi. Müşteriler beni tanıyamadı şaşırdılar.

Ben Umurbey'den inerken arabama kimseyi almazdım. Babamın tembihleri vardı. Bir gün gazeteci Kadri Güler'in yanından geçmişim, almamışım. Gelmiş babama söylemiş, "Babam da o kimseyi almaz "demiş.

Sevgi- Bengi ablalarla gezilere gidiyorduk. Babam tanıdık olunca bu gezilere gitmeme izin veriyordu. Önceleri birlikte de gidiyorduk. Sonra Meziyet Tunalı ablaların gezi ve yemeklerine katılmaya başladım.

Kutlu Payaslı gelir, mutlaka bize uğrardı ve "Ver bir dana sütü kızım" derdi.  Geleceği zaman dondurmasını dipfrize koymamı isterdi. Sınırtaş'ta kaldığı zamanlarda meğer oyun oynarlarmış dondurmasına, kaybeden artık ne kadarsa iki, üç kilo telefon eder, ayırttırır, devamlı müşterilerin dondurmalarını dipfrizde saklardım. Tatile gittiğim bir gün fotoğraf koymuştum, Kutlu Bey, " Dondurmanı, sesini, sohbetini özledim" diye yazmış bana. Yoruluyordum ama ben de o günleri özlüyorum.

Naci Pehlivan Hoca devamlı müşterimizdi. Genelde sadesi az, karışık dondurma alırdı. Bir gün eşi geldi." Niye sade fazla koymuyorsun" diyerek sitem etti. Bende " Eşiniz öyle istiyor" dedim. Naci Hoca bir daha geldi. Nasıl yapayım deyince, "Eee hanım öyle dediyse, öyle yap "dedi. "Yanına mutlaka külah koy ama "derdi.

Şekerci gelirdi, 10 çuval indir derdim. O daha fazla vermek ister, sonra verirsin derdi. Babam "Ayağını yorganına uzat der fazla almam, bize öyle öğretti" derdim. Bir de gelene mutlaka bir şey ikram etmeden gönderme diye tembih ederdi.

Dükkanı kapattık, bir gün yolda annemle yürürlerken babamın boynuna bir kadın atlamış. "Neredesin sen" demiş içtenlikle. Babamı herkes ahlakından dolayı çok severdi. Kötülük düşünmezdi.

Dükkanı kapatırken babam ağladı. Dükkan ağladı. İnanmazsınız dükkan 15 gün su kustu, ne zaman babamın ağlaması dindi, o zaman dükkanda sustu.

Tuzcu Hikmet ve babam..

Biz tuzcu Hikmet amcaların evlerinde kiracı olarak oturduk. İlişkileri kardeş gibiydi.  Babamla Hikmet amca alışverişe çıkarlarmış. Babam hiç pazarlık yapmaz, ne tuttuysa fiyat bile sormadan verirmiş. Hikmet amca ise sorar ve pazarlık yaparmış. Esnafların bu hoşuna gitmezmiş. Kapıdan bir satıcı geçse "Alalım Esma belki siftah yapmamıştır" derdi.

Annemlerin dikiş günü vardı. Hikmet amcanın eşi Münevver teyze, Metin Marangozun eşi Mualla teyze, Mefaret teyze, Rıfat Akıncının eşi, annem toplanır dikiş dikerlerdi.  Münevver teyze biçerdi. Bana kalıp çıkarttırırdı.  Atatürk'ün terzisinin yanında dikişi öğrenmiş, santim santim dikerdi. İpeker'den kumaş aldırır, kumaş İpeker'den alınır, derdi.

Hastalıkla tanışmamız..

Babam mide kanaması geçirdi. Tümör oluştu. Fakülteye gittik. Prof baktı ve "Babanın kanaması devam ediyor mu?" dedi. 3 doktor aynı kanıya vardılar, bu ameliyatı yapacak biri fakültede var dediler. Ameliyatı Halil Özgüç yaptı. Ameliyattan sonra bebek gibi yiyecek  dediler. Ara ara rahatsızlıkları devam etti, başı dönmeye başladı. Ender Beye gittik. Muayene etti, ateşi vardı, bütün tahlillerini istedi. Netice de kalın bağırsak kanseri teşhisi konuldu.  Ercan hocaya götürdük, meğerse hastalığı başlamış anlamamışız. "Ameliyat yaptırmazsanız 5 yıl ömrü var" dedi. Acıbadem hastanesinde  Abdullah Zorluoğlu aynı hastalığı kendisi de geçirmiş, bin bir zorlukla ona ulaştık. Gece 11 de babama baktı.  Kemotorapi süreci başladı. 1 Nisan da başlayarak 5.5 yıl her gün kemotorapi aldık. Metastas 2 yıldan sonra çok çoğaldı. Akıllı ilaca başlandı. Babam ameliyat olmak istemedi. Akciğere, beyine sıçradı. Her gün gidip gelmeler onu çok yordu. Ben elimden geldiğince onu götürüp getirdim. Karaciğer ameliyatını kabul etmedi. Doktoru severse gider, sevmezse gitmezdi.

Annem babama ne pişirdiyse biz de aynısını yedik.  Un, şeker, yağ hiç birini yiyemedi. Sadece sütlü tatlı yapardık.

Hastalığı için bu bir sınav, bu sınavı geçmek lazım "der, şikayet etmezdi. Zor zamanlarında bende hep," Bu sınavı geçeceğiz, pes etmek yok babişkom" derdim.

Anılara döndüm bugün. Gözümün önüne hep o günler geldi. Hiç bırakmadım Babişkomu.  Babam anneme çok düşkündü. Annem önceleri yanında kalıyordu. Gitsin teyzemle konuşsun diye annemi gönderdim. Bana durup durup annemi sorardı. Sonra zaten ben yanında kaldım. Çok zor bir süreç yaşadık. Artık hastanede hemşireler, doktorlar hepsi tanıdık olmuştu. Onlara devamlı bir şeyler yapar götürürdüm.

Babam bir yerlerde bir şey yese, mutlaka çocuklarım da yesin diye bize getirir tattırırdı, bende babama iyi baksınlar diye elimden ne geliyorsa yaptım.

Babam ölmeden her şeyi düşünüp planlamıştı. Öldüğünde onun vasiyetlerini yerine getirmeye çalıştık.

Umurbey'e gömülmek istedi. Altı kişilik yer aldı. Mezarı yaptırdı. "Sadece sen taşını koyacaksın" dedi.  Maaşımı aldığımda babama 300 lira para verirdim, istemezdi. Cebine koyardım. Öldüğünde cebinden epey para çıktı.

Cenazede cantık dağıtmamızı istedi. "Cenaze yemeğimi Gemlik'teki Hilal lokantasından yaptıracaksın" dedi. Karsak camisinin karşısında. İmalathanesini görmüş, çok temizmiş beğenmiş. Umurbey camisine gitmiş bir Mevlüte, orada birinin yaptığı şey hoşuna gitmemiş. Bizde istediği gibi 7 gece evde okuttuk, lokantadan etli pilavını, helvasını yaptırdık, 40 Mevlütünü de istediği gibi yaptık. Vasiyetinde ne dediyse uyduk.

Taşını beyaz mermerden sade yaptırdım, öyle severdi.

Babamın mezarı kapının hemen yan tarafında. Girişte çeşme var. Ölmeden gittiğimizde takılır, "Mezarlıkta su satacağım "derdi.

Bir de," Bana gelirken arabanın teybini sonuna kadar aç "dedi. Bir gün ziyarete gittiğimde baktım müzik sesleri ile inliyor ortalık. Hemen arkaya okul açılmış, müzik çalıyor. Müziği, oynamayı çok severdi. Hastaneden onkoloji ekibi bize geldi. Babam onlara yemek verdi, müzik çalıp oynadılar.

Gemlik'teki evi boşalttık. Artık annemle birlikte kış yaz burada yaşıyoruz. Babamızın acısı çok taze. Onu unutmamız mümkün değil. (Hastalık sürecini anlatırken gözleri yaşlıydı Esma Hanımın, uzun uzun her aşamasını yaşıyor gibi anlattı. Ben yazıda fazla değinmek istemedim. Babaya böyle bağlı bir evlat için zor yıllar. Allah kimseye yaşatmasın)

Yazacak, anlatacak çok şey var. Babamın insanları sevdiği kadar onu da sevenlerin olduğunu biliyorum. O artık çok sevdiği Umurbey de, ebedi istirahatgahında. Hastalığı sırasında çok çekti, belli etmek istemedi. Bir gece düştü ve bir daha düzelemedi.

6. Ekim 2019 da öldü. 7- Ekim de defnettik.

"Beni sevenler cenazeme gelsin, sevmeyen gelmesin" derdi. Cenazesine kimler kimler gelmiş, hala da taziye telefonları alıyoruz. Herkese teşekkür ediyoruz. Haklarını helal etsinler.

Ali Ömürlü hakkında bir kaç yoruma da yer verelim.

Rabia- Ahmet Dalsal: Eşimin tayini çıkmıştı; çok da severdi bizi, eşya yüklü kamyonun yanına elinde pasta kutusuyla geldi," Size yaptım" dedi. Gençliğimizde ilk buluşmamız onun pastanesinde olmuştu; nasıl duygulandık, zaten her şeyi ve herkesi bırakıp uzaklara gidiyoruz, Ali abinin o jesti bizi hıçkırıklara boğdu.. Bir daha gelmez böyle değerli insanlar.. Nurlarda olsun, cennet de mekanı olsun.

Hülya Kalkan: " Bir gün İstanbul'a gitmiş vapurla dönüyorduk. Vapurda çay içtik. Parasını ödemek için garsona borcumuzu sorduğumuzda, borcumuz yok ödendi" dedi. Kim tanır ki bizi diye bakındığımızda karşıdan bize el sallayan Ali amcayı gördük. İnsanlar yaptıkları iyilik, güzelliklerle anılır.

Canan Bölük: Ben de Ali abi ile anımı yazayım. Lise 1.sınıfdayım, İstanbul'dan dönüyorum ve oldum olası yabancı dile meraklıyım. Vapurda iki genç adam konuşuyorlar merakla dinliyorum, Gemlik adı geçti Arnavutça konuşuyorlar. Sokuldum yanlarına "Parle-vous France?

Biri-" Oui" dedi. (Fransızca konuşuyor musunuz?

Evet...)

"Gemlik'e Ali Ömürlü" dediler, tanıyorum, ben sizi götürürüm dedim ve Yalova'da indik vapurdan, otobüse bindik 23:30 suları Ali abinin kapısını çaldık. Ali Abi karşısında onları görünce o kadar mutlu oldu ki çocukluk arkadaşlarını. Bu mutluluğunu rahmetli olana kadar dile getirdi. Allah en yüce makamında misafir etsin.

Gemlik'ten bir Ali Ömürlü geçti..

Meliha Hanım'a, sevgili Esma'ya beni evlerinde ağırladıkları ve bu söyleşiyi yapma fırsatı verdikleri için çok teşekkür ediyorum.

Gemlik değerli bir esnafı ve insanını kaybetti. Kaliteli insan, kaliteli bir esnaftı. Güler yüzü ile sevildi. Gazhane caddesine gittiğimizde gözlerimiz onun iş yerini arıyor. Buram buram kokan cevizli  pastasını, börek ve kurabiyelerini, dondurmasını, tatlılarını özlüyoruz.

Dondurmacı abla, babişkosuna öyle bağlıydı ki, babası ona el vermesine rağmen işini babasına daha iyi bakabilmek için bırakmak zorunda kaldı. Ve elinden gelebilecek en güzel evlatlığı yaptı. Allah böyle hayırlı evlatlar versin.

Işıklar içinde uyusun. Hiç unutmayacağız. Eşi ve evlatlarına sağlıklı, mutlu günler diliyorum. Umarım tekrar görüşürüz.

REYHAN ÇORUM.