• Cumartesi 27 ° / 15 ° Güneşli
  • Pazar 23 ° / 16 ° Sağanak
  • Pazartesi 22 ° / 11 ° Fırtına


TARİHİMİZDE İZ BIRAKAN OLAYLAR VE İNSANLAR.(3)

TARİHİMİZDE İZ BIRAKAN OLAYLAR VE İNSANLAR.(3)

TARİHİMİZDE İZ BIRAKAN OLAYLAR VE İNSANLAR.(3)

Taran ailesine kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bu kez ilk Gemlik Müftüsü H. Sami Taran'ın oğlu Hüseyin Taran'ı ve onun Halkevi çalışmalarını konuşacağız.

Kiminle?

Kızı Nazan Taran Azeri ile..

Nazan Hanım üç kardeşten ortanca olan. Ablası Özlen Taran ilkokul öğretmeni, kardeşi Sami Taran elektrik Mühendisi.

Önce Nazan Hanım'ı kısaca tanıyalım. İleride onun çalışmalarına da yer vereceğiz

Nazan Azeri, önce1971-75 arası İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuyor. 13 yıl avukatlık yaptıktan sonra 1989 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümüne giriyor. 1993 mezuniyetten sonra 1994-1996 yılları arasında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Batılılaşma Hareketleri İçerisinde İlk Kadın Ressamlar” konulu master ,1996-2000 yılları arasında ise “Görsel Sanatlarda Oyunsallık: Rönesans-Dada-Sürrealizm” isimli tezi ile doktorasını tamamlıyor. 1993-1994 yılları arasında Unesco-AIAP , UPS Derneğinde yönetim kurulu üyesi olarak yer alıp, sanatta telif hakları üzerine çalışıyor. 2004 yılında 20. İFSAK fotoğraf günlerinin davetlisi olarak, işlerinde fotoğraf kullanan sanatçıların yer aldığı “Dönüşüm” sergisinin küratörlüğünü gerçekleştiriyor ve sergide yer alıyor. 1998 -2010 arası Beykent Üniversitesinde öğretim üyesi olarak, 2016 dan itibaren de Marmara Üniversitesi güzel Sanatlar Fakültesinde, yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak  çalışıyor. 2010 yılında ailesi ile birlikte İstanbul'da Asfalt Art Gallery'yi kurup, buradaki sergilerin küratörlüğünü yapıyor. 1993 yılından beri de  sanat üretmeye, yurt içinde ve dışında kişisel ve grup serfiler açmaya devam etmekte.

Nazan Taran Azeri’nin anlatımından, Hüseyin Taran ve ailesini aktarabiliriz;

Babam Hüseyin Taran, Gemlik'in ilk Müftüsü Hasan Sami Taran'ın ilk çocuğu. Diğer kardeşleri Lamia  halam, babamdan 5 yaş küçük. En küçükleri ise Talia halam.

Lamia Halamın kızı İnci Diker, dedemin anılarını çok güzel anlatmış. Evimizde bu anılar konuşulurdu. Dedemin ailesi onun anlattığı şekilde Balkanların kargaşasından kaçarak Türkiye'ye, önce Isparta, sonra Umurbey'e geliyor bildiğim kadarıyla. Dedem Umurbey doğumlu.1. Dünya savaşı esnasında Gemlik  işgal altında ve dedem de direnişçilerden. Kurtuluş savaşı esnasında Yunanlılara esir düşüyor bir süre, diğer kardeşleri ile birlikte. Bizim evimizde demir kını içinde dedemden kalma bir kılıç vardı, çocukluğumdan hatırlıyorum.

Bende sizlere babam Hüseyin Taran’dan söz etmek istiyorum..

Babamın ismi Gemlik nüfus idaresi yanmadan önce Hüseyin Rıfat Taran olarak geçiyor. Bazı eski fotoğraflarının arkasına bu isimle not almış. Gemlik Hükümet binası yanınca içindeki nüfus evrakları da yanmış. Nüfus kayıtları  tekrar toparlanırken, Rıfat  kısmını kaydettirmemiş babam, uzun oluyor diye. Zaten Gemlik'te herkes onu Hüseyin ismi ile tanıyıp bilirdi.

1920 yıllarında sizinle de araştırarak bulduğumuz gibi o zamanki adı Gemlik Zukür Mektebi olan ve adı sonradan Yatı Mektebi, Gazi Okulu, Atatürk Okulu gibi değişik isimler olan okulda okumuş.

Benim okuduğum ilkokul da, adını Gemlik'in kurtuluşunda şehit düşen rahmetli “Şehit Cemal Beyin” anısından alan, Şehit Cemal İlkokulu idi. Şimdi adını hatırlayamıyorum maalesef ama eşi, her yıl Gemlik'in kurtuluşu törenlerine gelir, okulumuzu ziyaret eder, bizimle birlikte törenlere katılırdı. Babam, şiire, şiir yazmaya çok meraklıydı. Her sene tören için yeni bir şiir yazar, ben de bazen törenlerde babamın o güne özel yazdığı şiirleri okurdum. Cemal beyin eşinin bir seferinde bana güzel bir pergel takımı hediye ettiğini hatırlıyorum. O pergel takımı hala bir yerlerde durur.

Babam 1913 doğumlu. Tahmini 1933 yılında askere gitmiş, 1935 yılına kadar askerlik yapmış. Askerliğini Bando mızıka takımında yaptığını anlatırdı..

Askerden gelince, bir süre terzilik yapıyor. O zaman tüccar terzi tabir edilen, hem kumaş satıp hem dikim yapan bir dükkanı var. Annem ile de o vasıtayla tanışıyor. Annemlerin ailesi Kafkas göçmeni olarak gelip Dutluca köyüne yerleşmişler ama ufku açık bir aile. Teyzem ve annem Gemlik'te dikiş nakış kursuna gidiyorlar. Dedem, annem ve  teyzeme manto diktirmek için, onları babamın dükkanına götürüyor, birbirlerinden hoşlanıyorlar. Babam “manto için ölçüsünü alırken annenize aşık oldum” derdi.

Annemin babası Dutluca köyünde hafızlık da yapmış olan ama asıl zeytin yetiştiricisi olan, Emrullah Şahin. Annemler de üç kardeşler. En büyükleri teyzem Meliha, ortancaları annem Refika  ve en küçükleri de dayım Rahmi Şahin. Dayım, İznik gölü kenarında yıllardır “Rahmi Baba restoran” olarak bilinen işletmeyi kuruyor. Harika Göl ve deniz balıkları, mezeleri ile aranan  ile aranan bir yerdir ( Daha sonra annemin ailesini de anlatacağım)

Annemden ilk görüşte hoşlanan babam, annemi istetse ve annem de razı olsa da, anneannemin direnci ile karşılaşıyorlar. Anneannem, “Osmanlı” tabir edebileceğim tarzda otoriter bir kadındı rahmetli. Annem ise sessiz ve sakin bir insanken, nasıl olmuş da anneanneme diretip, istediğini yaptırabilmiş hala şaşarım.

Annemle babam 1943 yılında evleniyorlar. 2. Dünya savaşı yılları. 1935 de dedem vefat ediyor ama anne ve kardeşler aynı evde oturuyorlar ve annem de o eve gelin geliyor. Bugünkü Gemlik lisesinin alt tarafındaydı o ev, sonra küçük halam oturdu orada.

Eski komşular" Köyden Müftü Efendiye çok güzel bir gelin geldi dediler, annene gelin bakmaya gittik" diye anlatırlardı.. 

1942-43 yılları, epeyce zorlu yıllar olmalı. İnönü’nün usta diplomasisi ile Türkiye savaşa girmiyor ama, birinci dünya ve kurtuluş savaşının üzerinden 20 yıl geçmeden başlayan 2. Savaş, devleti ve insanları epey zorluyor.1942 de varlık vergisi geliyor. O zaman babam da ticaret yaptığından, ona da oldukça yüklü bir vergi konuyor. Babam, zeytinlik satarak vergiyi ödeyebildiğini söylerdi. Herkes aynı durumda olduğundan, alıcı az ve mallar ucuza satılıyor.

“Satılan yerleri çoğu zaman Ali Şirin satın alırdı, biz onun paralı olduğunu o zaman öğrendik" derdi babam..

2. Dünya savaşının da getirdiği  yokluk yılları. İnci ablanın anılarında da anlattığı gibi, halam müthiş bir terzi ve çırakları ile birlikte annemin gelinliğini dikiyorlar. Bursa'nın ipeğinden. Gelinliğin kumaşından dantel yapıyorlar. Ve ben de yıllar sonra, 2007 yılında, annemin gelinliğini metafor olarak kullandığım video art ve resimlerden oluşan çalışmalar yaptım. 2. Dünya savaşı yıllarının fırtınasından, bu günlerin fırtınasına tanıklık eden bir gelinliği metafor olarak kullandım. Bu çalışmaların adı “ Annemin Gelinliği-Örtemeyen” dir.

Babam çok zeki, müteşebbis, çalışkan ve epeyce de muzip bir adamdı.  “Gemlik bandosunu bindirdim otobüse, annenize Dutluca'da Gemlik bandosu ile gelin alayı yaptırdım” derdi .

1942 yılında Gemlik'te halkevi açılıyor. Halkevleri, kasabalarda da Kültür merkezi gibi çalışıyorlar. Tiyatro da yapılıyor. Babam da Gemlik halkevinde tiyatro yapıyor. Aynaroz Kadısı oyununu oynamışlar ve Aynaroz kadısı rolüne çıkmış. O zamanki gazetelerde haber olmuşlar. O oyuncu kadroya ait fotoğraflar buldum, aile albümünde ve bunları Reyhan hanıma ilettim. Sizlerle paylaşacaktır. Bunlar Halkevindeki oyuncu kadrosunu gösteren ve sanırım evvelce hiç görülmemiş fotoğraflar. O zaman Halk Fırkası Başkanı olan Dr Ziya Bey de fotoğrafta yer almış.

Babamın Halk evi faaliyetlerine bakılınca ve orduda da, askerliğini bando mızıka takımında yaptığı düşünülürse, halkevinde müzik de yaptığını kabul etmek gerekir. Çok güzel cümbüş çalardı. Müziğe yatkınlığı vardı, eline hangi enstrümanı alsa kolayca melodi çıkarabilirdi.. Anneme gelin alayına götürdüğü bando da, o zaman  Gemlik halkevinde kurulmuş olduğunu öğrendiğimiz Halkevi bandosu olabilir.

Evlendikten bir kaç sene sonra babam, iskelenin karşısında, Gemlik'in sevilen doktorlarından  Doktor Seyfi Beyin evine bitişik olan evi satın alıyor. Biz kardeşler olarak bu evde doğuyoruz.

Babamla  annemle 1943 de evlendiklerinde, babam 30, annem 17 yaşındaymış.

Evlendikten sonra babam zeytin ticaretine başlıyor. Gemlik'in en eski zeytin tüccarlarındandı. Zeytini ham olarak yetiştiriciden alıp, kaplarda salamura yaptıktan sonra, tüm Anadolu’ya zeytin satardı. Çocukken hatırlıyorum, kamyonla birlikte kendisi de Anadolu'ya gider, en batıdan en doğuya kadar bütün Türkiye’ye zeytin satardı. Zeytinleri baskülde tartıp tahta sandıklara koyarlar, sandıkların üzerine metal bir delikli kalıbın üzerinden boya ile geçerek, “Taran zeytinleri “ markasını basarlardı. Sonraları edindiği müşterilerle telefonla bağ kurup kamyonlara yükleyip gönderiyordu. Biraz yumuşak olan zeytinleri de zeytin ezmesi yaparak satıyorlardı.

Eskiden zeytinleri büyüklüklerine göre ayırmak için, seçici kadınlar tutulurdu ve onlar iri, küçük, orta gibi farklı büyüklükteki zeytinleri büyüklüklerine göre ayırırlardı. Her büyüklüğün fiyatı ayrı olurdu. Köyde anneannemler öyle yapardı. Babam, çok miktarda, zeytin alıp sattığı için, bu ayırma işini kolaylaştırmak istemiş ve bir zeytin eleme makinesi icat etmişti. Bu bahsettiğim makine, en az 60-65 yıl öncesine aittir.

Farklı büyüklüklerde delikler açtırdığı elekleri, su motoru İle bağdaştırarak, bir sarsıntı yaratıp, farklı büyüklükte zeytinlerin alta akmasını sağlıyordu elek. Her büyüklükteki zeytin için ona göre deldirdiği eleği takıyorlardı, zeytin eleme makinasına. Oturup kendisi planlayıp, tarif edip yaptırmıştı. Çok da işe yarıyor diye sevinerek  gösterirdi bize.

Anadolu’ya zeytin satmaya gittiğinde, dönüşü epey uzun sürerdi. 1-1.5 ay dışarıda kaldığı olurdu. O zaman doğuda “Hamido “ denen eşkıya saldırıları olurdu, gazeteler haber yapardı. Hatırlıyorum, biz de korkardık, " Acaba saldırıya uğramış mısır, başına bir şey gelmiş midir" diye.

Babamın, Hasan Uysal ile ortaklığı vardı.  Babam Anadolu’ya satışa çıkar, Hasan enişte ofisi idare ederdi. Bizim  tanıdığımız en nazik, beyefendi ve namuslu insanlardan birisiydi Hasan  enişte, Onu da annemin amcası Ferhat Şahin in kızı Hamdune abla ile evlendirmişlerdi.

Dedem Sami Taran’ın kardeşi Şevket Taran, babamın amcası olurdu ve o, uzun yıllar sağlığı yerinde olarak yaşadı. Her bayram sabahı ilk işimiz ailenin en büyüğü olarak, ona gidip el öpmekti. Nalbur dükkanı varmış. Bir de kendi zeytinliklerinin zeytinlerini tuzlayıp satardı bildiğim kadarıyla. O zaman tüm Türkiye’ye zeytin  satışı  yapan bir de Ali Şirin vardı vardı herhalde..

Babam, bir mağazanın içinde, farklı kişiler kendi tuzladıkları zeytinlerini, kendi ayrı zeytin havuzlarında, rahatlıkla, çalınmayacağından emin olarak tuzlayabilsinler diye, demir kapakları ve kilitleri olan betondan zeytin havuzları yaptırmıştı. Hepsi ayrı ayrı kapaklı ve kilitli olduğu için, aynı mağazanın içinde farklı kişilere bu havuzları kiraya verirdi, kendi kullandıklarının dışında kalanları. Ali Şirin'in de o zaman bu havuzlardan kiraladığını, orada zeytin tuzladığını biliyorum.

Babamın zeytin havuzlarının, mağazalarının olduğu yer, eski 27 Mayıs ilkokulunun karşısındaydı. Daha sonra  oranın biraz ilerisinde  Gemlik zeytin hali yapılmıştı.

İşler çok büyüyünce, Eminönü o zaman zeytin ticaretinde çok önemli, İstanbul'a taşınıp, Eminönü merkezde zeytin işini sürdürmeyi çok istedi. Ama anneannem kızından ayrılmak istemediğinden, onun baskısından, annemi ikna edemedi. Bu sefer annem anneanneme direnemedi.

Babamın çocukluğu 1.dünya savaşının yokluk zamanında geçmiş. Ninesinin( Nesli Hanım), Türk bayrağını boyayıp kendisine palto diktiğini anlatırdı. İyi bir terzi de olduğundan, babam çocukken bize çok güzel paltolar dikerdi. Çok zevkliydi, kumaştan ve gustodan çok iyi anlardı. Anadolu’dan zeytin satıp dönerken, İstanbul'a uğrayıp, bizlere çok güzel giysiler alıp, eli kolu dolu geldiğini, onun aldığı kıyafetleri çok severek giydiğimi hatırlıyorum.

Annemin elinden dikiş gelmezdi. Güzel dantel ördüğünü hatırlıyorum. Mahallemizde çok sevdiğimiz Giritli komşularımız vardı ve asıl şahane danteli onlar örerlerdi. Annem de onlardan örnek çıkarır, dantel ve yün öredi diye hatırlıyorum.

Eskiden yardımlaşma vardı ve yardım yaptığınız göstermek çok ayıptı. Çünkü onları incitmiş olurdunuz. Böyle bir terbiye vardı. Ramazan ayında, yardımlar el altından yapılırdı. İhtiyaç sahibi aileler bilinir, metrelerce kumaş, yiyecek vs.. ihtiyaçlar hiç incitmeden ve hiç kimsenin haberi olmadan  gizlice ulaştırılırdı. Yetiştirilme biçimimizde zenginlik-fakirlik yada kimlikçilik, etnikçilik üzerine bir ayrıştırma yoktu hiç.

Komşuluklar çok güzeldi mahallemizde. İskelenin karşısındaki evler, sıra halinde bitişiktir. O zamanlar her ev tek aileye ait, müstakil ve bitişik olduğundan, balkonlar da bitişikti ve biz komşu çocukları,  balkonlardan atlayarak birbirimize giderdik.

Kardeşim Sami ile yaşlarımız yakın olduğundan, en büyük eğlencemiz Seyfi amcanın muayenehanesini çaktırmadan dikizlemekti. Gelen hastaları muayene etmesini, paraya elini sürmemesini, ispirtolu pamukla hastalar oturmadan önce sandalyeyi silişini pencereden izlemek hoşumuza giderdi. Rahmetli Seyfi amca, çok nazik bir insandı. Bize hiç bir şey söylemez ve hiç kırmazdı. Ama bir iki sefer babamdan rica etmiş herhalde ki,  babam bizden bakmamamızı istemişti. Hem Seyfi amca, hem de ablası Saime teyze, çok iyi insanlardı. Ablası da annemin çok sevdiği komşularındandı.

Doktor Seyfi amca için  söyleyebileceğim bir kaç şey daha var aslında. Onun olağanüstü bir doktor olduğunu ve Gemliklilere çok büyük hizmet verdiğini Gemlik’te bilmeyen yoktur sanırım.

Annemin hastalığının kanser olduğunu anlamış ve hemen İstanbul'a götürmemizi istemişti. Yine yeğenim Kağan’ın kopan dilini dikmişti. Elinden gelmeyen bir şey yoktu yani. Bir motosikleti vardı ve her yere onunla giderdi. Pantalonunun paçalarını, motosiklette  giderken uçuşmasın rüzgarda diye, çengelli iğne ile tuttururdu. Çok esprili ve çok zeki bir insandı. “Motorla giderken, sağıma soluma bakıyorum, ayrıca bir de kafamı kaldırıp yukarı bakıyorum, uçak filan da düşer mi acaba diye” şeklinde  espriler yapardı. İnsanların dikkatsizliğini, işlerini ciddiye alarak yapmamalarını böyle esprili şekilde eleştirirdi.

Seyfi amcanın bir yanı bizim ev, öbür yanı da Erçek'lerin eviydi.

Babamın yakın arkadaşı, komşumuz Yusuf amcalar (Ertür), Dr. Ziya beylerin yanındaki evde otururlardı. Karısı Ragibe Hanım teyze, annemin çok sevdiği arkadaşıydı. Büyük oğulları Sadi abi, Dr. Ziya Beylerin evinin alt katında dişçi muayenehanesi açmıştı. Üç kardeştiler. Sadi abi Meral abla ile evlenmişti. Meral ablanın babası, Bursa’da Heykel Meydanındaki İnegöl köftecisinin sahibiydi. Sadi abinin diğer kardeşlerinin isimleri, Oktay abi ve Selçuk abiydi. Mahallemizin abileriydi, hepsi vefat etti...

BABAM SANATA VE SPORA DÜŞKÜN SOSYAL BİRİYDİ..

Babamın sporculuğunu bendeki fotoğraf ile, sizin bulduğunuz gazete haberini siz karşılaştırınca öğrendim.

Babam 1931 yılında Gemlik Spor kulübünün bisiklet takımındaymış. Kaptanları Nedim Bey ile 8  bisikletli genç, gece yağmurlu bir havada 40 km yol katederek, Bursa'ya bisikletle gitmişler ve haber olmuş..

Dedem, Celal Bayar'ın yakın dostuymuş.1923- 35 yılları arasında Gemlik’te müftülük yaptığı sürede, Gemlik civarındaki yoksul aileleri taratıyor. O ailelerin çocuklarının devlet tarafından okutulması için Celal Bayar’a mektuplar yazıyor. Celal Bayar da  hiçbirisini geri çevirmemiş.  Böylece pek çok çocuğun devlet tarafından okutulmasını sağlamışlar. Babam çok meraklı bir adamdı, okumayı çok severdi. Her gece mutlaka, yatana kadar, ansiklopedi, belge, arşiv, hatırat, ne bulursa okurdu. O da eğitimini sürdürmeye devam etmek ve kendisinin de devlet tarafından okutulması için Bayar’a mektup yazmasını istemiş. Ama dedem, “Başkalarının çocukları için istediğim şeyi, kendi çocuğum için isteyemem” diyerek oğlunu geri çevirmiş.

Gemlik’teki halkevinden bahsetmiştim. Halkevleri, küçük çapta edebiyat, tiyatro gibi sanat yapılan mekanlar olmuş. Esnaflar da burada sahneye çıkar, şiir, edebiyat konuşur paylaşırlarmış. Babam da  bahsettiğim gibi Gemlik Halkevinde “Aynaroz Kadısı” oyununda sahneye çıkmış. O zamanın esnaflarından o halkevinden yetişmiş insanlar var. Mahalle komşumuz ve babamın arkadaşının kızı Zebercet abla, Kitabında babam ve arkadaşları ile birlikte kendi babasını da faaliyetlerini çok güzel anlatmış.  Benimde bu konuda bildiklerim böyle. Aynı şeyleri babam da anlatırdı. Orada yazılanları aynen yazabilirsiniz. Halk evleri o zaman Gemlik'in kültürel faaliyetlerinin yapıldığı yegane ve tek kültür yuvalarıymış.

İbrahim Turan Bursa, Zebercet ablaların babasıydı. Mehmet isminde bir erkek, bir de kız kardeşleri Yıldız abla vardı. Gemlik ortaokulunda resim öğretmenliği yaptı bir süre. Onlar bizim çok iyi komşularımızdı. Babamın terzi dükkanı İle İbrahim Turan'ın manifatura dükkanı bitişikmiş. İbrahim Turan da çok komikti; her ikisi de babam ve İbrahim amca birbirlerine şakalar hazırlamayı çok sever, çok eğlenirlerdi. Dostlukları ölene kadar sürdü. İbrahim amcanın eşi de annemin çok sevdiği komşusuydu. Birbirimizin  evlerine gider gelirdik.

Babamın fotoğrafları arasında çok önemli bu döneme ait resimler var. Bunlar sanırım ilk kez görülecek arşivlik tarihi fotoğraflar. Bursa'da oynadıkları oyundan sonra oyuncular ile Uludağ gezileri ve o zamanın Halk Fırkası olan Halk evinde olan fotoğraflar. Yazılarınız sayesinde bende bu fotoğrafları elden geçirme fırsatı buldum. Sizin ve benim bilgilerimiz, Zebercet ablanın yazdıkları, fotoğraflar birleşince yine bir konu daha aydınlığa kavuşmuş oldu.

HALK EVLERİ..(ZEBERCET COŞKUN- KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ)

Zebercet Coşkun "Kimler geldi Kimler geçti" kitabında HALK EVLERİ SAHNESİ" bölümünde babası ile ilgi anılarına yer verirken komşuları ve babasının yakın arkadaşı Hüseyin Taran'dan da bahsetmektedir..

Zebercet Coşkun:

“Babam İbrahim  Turan Bursa ve bir kaç yakın arkadaşı (Hasan Yılmaz Ant ile Hüseyin Taran gibi) Halkevi kollarının üç numaralı şubesi olan " Temsil kolları" çalışmaları içinde alırlar yerlerini.

Halkevi sahnesi bir milli kültür sahnesi olarak ,ortak çalışan, milli müdafaa için emek veren mücahitlerden sayılacaktır.

Muallim Nedim Bey, Recep Peker'in ateşli bildirilerini tekrarlayarak dolaşıyor çarşı içinde kahvehanelerde. Gençliği birliğe ,beraberliğe çağırıyor.

" Bir muallim, mektepteki vazifesini yaptıktan sonra işinin bittiğini sanıyorsa yanılıyordur. Saltanatla, Cumhuriyetin, İrtica ve inkılabın, modern mekteplerle medresenin, iyi vatandaşla kötü vatandaşın, şahsi menfaatlerin, miskinlik ve cehaletin kaçınılmaz sonucu fakirlikle, namus dairesinde kazanılmış refahın, yeis ve bedbinlikle, ümit ve nikbinliğin bunlar gibi daha sayılabilecek bir çok konu Halk evleri temsil mesaisine zemin teşkil edecektir.

Ülke genelinde talimatnameler neşrediliyor, bu talimatnameler halk evlerine geliyordu. Muallim Nedim Bey başta olmak üzere bu gibi işleri üzerine alan muallimler birer ikişer dağıtıyorlardı gençlere bildirileri. Gazetelerde yazılar çıkıyordu bu konuda. Halk evleri dergilerinde yazılar çıkıyordu bu konuda.

İşte Halkevi dergisindeki bir yazıdan küçük bir örnek.

" Ankara'da beş günde altı bin kişinin seyrettiği Akın piyesinin temsilinden edinilen tecrübeye göre, memleketimizde en faydalı, en tesirli vasıta temsildir.

Temsil şubesinde vazife alacak kadın ve erkek arkadaşlar belki en yorucu sahayı seçmiş olacaklardır. Fakat hizmetleri milli kültür ve milli yükseliş tarihimizde zaman geçtikçe daha da taktir edilecek şerefli bir hatıra bırakmış olacaklardır.

Gemlikli gençler de ülkenin diğer yerlerinde olduğu gibi yeteneklerine göre spor, içtimai yardım, Halk Dershaneleri, Kütüphanecilik ve Neşriyat, Köycülük, Sergiler gibi bölümlere kayıtlarını yaptırdılar.

Can sıkıntısı ile ne yapacaklarını bilemeyen gençler artık kahvehanelerin yararsız kalabalıklarından kurtulmuşlar, akşam kursları, gece provaları derken kendilerini oyalayacak yararlı alanlara doğru kaymaya başlamışlardı.

Yaşamlara bir renk, bir anlam gelmişti..

TEMSİL KOLU..

Gemlik'te Temsil Kolu çalışmalarına katılan gençler arasında bir kaç da genç kız vardı. Bu genç kızlar her ne kadar acemi ve yeteneksiz de olsalar, renk katıyorlardı oyunlara, kendilerinden söz ettiriyorlardı. Üstte oynanıyordu piyesler Gemlik Halkevi sahnesinde. Salon dolup taşıyor, yankıları haftalar, aylarca sürüyordu.

Bir Müftü' nün Hüseyin vardı ( Hüseyin Taran) kısa boylu, tombalacık bedenli ve de güleç yüzlü. Tatlı söyler, tatlı konuşurdu. Aynaroz kadısını oynayınca birden ünlü oldu Gemlik içinde.

İbrahim Turan ve Hasan Yılmaz daram oynuyordu.

Üç Cumartesi ve pazar üst üste oynadıktan sonra bursa Halkevi sahnesinde de gösterildi kimi oyunlar. Çok tutulursa çevre illere de giderlerdi.

Günler şenlikli geçiyordu. Yarının bu günden daha iyi olacağını halka göstermenin , ileri, hep ileri gitmek gerektiği gibi düşünceleri insanlara götürebilmenin coşkusu içinde, Bursa Halkevi oyuncuları Gemlik'e geliyor, bir Turgut var ki Bursalıları da kırıp geçiriyor.

İngiliz Kemal rolü ile Hasan Yılmaz Ant unutulmaz bir oyun verdi. İbrahim Turan ise Padişah Vahdettin rolündeki başarısı ile zihinlerde silinmez bir iz bıraktı.

İstanbul'daki Darülbedai temsillerini andıran oyunlar verdiklerini zanneden bu oldukça yetenekli gençler, her ne kadar acemide olsalar, gönüllerindeki coşku ile Gemlik halkının günlerine renk kattılar. Çoban piyesi ile İngiliz Kemal ile unutulmaz tablolar çizdiler.

Her şey ne kadar güzel gidiyordu o tarihlerde Gemlik'te.

Daha önce söz etmiştim., babam Halk evi temsil kolunda idi. Ondan sonraki yıllarda ise temsil kolu başkanı oldu ve oyunların yönetimi işine girdi. Kuşkusuz onlarınki derme çatma bir çalışma idi önceleri yaşları ilerledikçe bu konuda deneyimli kişilerden oldular. Ne ki artık eski şevk kalmamıştı gençlerde, kimileri bıkıp ayrılıyor, kimisi de yetenekli olmadıklarını anlıyorlardı. Onlar gitti, yerlerine yenileri geldi. Yeni hevesliler, babam hep yerinde. Hasan Yılmaz Ant ile ikisi bıkıp usanmayanlardan ve artık üstat olarak ,temsil kolundaki yerlerini koruyorlar. Hüseyin Taran daha bir tüccar adam , kendisine göre rol olunca nazlanmıyor ama babamlar gibi varını yoğunu , gecelerini gündüzlerini bu işlere vermiyordu.”

Bu yazıda adı geçen herkesi ve Zebercet Coşkun'u rahmetle analım. Bize anılar ve yaşanmış olaylarla dolu bir kitap bırakmış. Bu kitabın bizlere ulaşmasını sağlayan Kadri Güler Beye de teşekkürler.

Nazan Azeri Hanım ile yolculuğumuz bir sonraki sayıda Dutluca köyüne doğru uzanacak..

Reyhan ÇORUM..