• Cumartesi 31 ° / 17 ° Güneşli
  • Pazar 30 ° / 16 ° Güneşli
  • Pazartesi 30 ° / 15 ° Güneşli


SAİT REİS.. SÜLEYMAN AYDIN'İLE BİZ BİZE SOHBET..

SAİT REİS.. SÜLEYMAN AYDIN'İLE BİZ BİZE SOHBET..

    Hakkında yazılmış bir çok köşe yazısı okudum.Gazeteciler cemiyeti,İnan Tamer,Yılmaz Akkılıç,Ali Aksoy ve daha bir çok yerde hayatı yazılmış.Kimi kendi ağzından, kimi alıntı.Çocukluk arkadaşı Hasan Öztürk hapiste geçen günlerini yazmış reis'in.Hepsi de çok etkileyici.Ama öyle bir hayat yaşamış ki,sanırım çok keyifle okunacak bir roman konusu bile olabilir.

O denizlerin koca yürekli reisi...

     Balıkların dostu,adaletin,işçi haklarının savunucusu.Yasalara inanan ama suçsuz yere mahpus yatan bir tutuklu.İnsan demek en doğrusu.İnsan olmanın meziyetlerini hep üzerinde taşımış.Okudukça hayranlığım daha da arttı.

   Keşkelerim oldu; geçen yıl bir fotoğrafını arayıp da Kabotaj bayramı için bulamayınca,Karacaali'ye kardeşine gittim,buldum ve sergiye yetiştirdim sonunda.Oysa 1983 yılında kiracısıydım onun.Bu kadar yakınken ,babamın arkadaşıyken hayatını kendisinden dinleyip yazabilirdim ama ;onu çocuklarından dinlemek belki bir ayrı farklılık katacaktır hikayesine..

     Benim oturduğum dairede alt komşumdu oğlu Süleyman bey.Ben bey'i kaldırıp kısaca Süleyman demek istiyorum komşum ve baba dostumun oğluna.Çok aradım bir türlü kesişmedi yollarımız.Artık çoğu zaman, o da babası kız kardeşleri gibi ,Bursa da yaşıyor.Bizleri buluşturan Gökhan Gülenç bey tesadüfen ilgimi çeker düşüncesi ile fotoğraflar gönderdi.Aradığım kişiyi bulmuştum.Avcı gazinosunda üçümüz buluşarak saatler sürecek bir sohbete daldık.

    Sait Aydın,Gemlik ve Bursa da efsane olmuş bir kişiydi,Bursa sosyetesinin ,doktorlarının,ünlü sanatçı ve yazarların(Yaşar Kemal,Tarık Akan,bizimkilerdeki Orhan Çağman )  ünlülerin derin sohbetlerine sahne olmuştu lokantaları.

Süleyman'a sordum,nasıl bir duygu böyle birinin oğlu olmak..?

Bir fotoğraf gösterdi önce;

"13 yaşındayken şu fotoğraftaki kayık ile balığa çıktık.Sopanın olduğu yerde oturuyordum.Babam arkadan ağları çekiyor,köpek balıkları geliyor ağlar kesiliyor.Ağa takılan köpek balıklarını küpeşteye vuruyorum ölsünler diye.Üç dört tane öldürüp denize attım.Tam bir tane daha geldi,vuracağım babam ağları bağlamış,ne yapıyorsun?diye omzuma vuruyor."Balık temizliyorum" dedim.Bana "sen bu balıkçılığı yapacaksan balıkları alacaksın eline,usul usul sırtından okşayıp,seveceksin.Eğer Yunus olmazsa,köpek balığı olmazsa bu denizde balık olmaz,onlar balığı önüne katar getirir".

Bu sözünü hiç unutmam..

"Balığı sevmeyi ,çocuk yaşta ondan öğrendim"

Beni çok etkileyen hikayeyi başlıyor anlatmaya;

"Dedemiz Büyük Kumla köyünden.Babaannem Karacaali.Dedemin bin tane keçisi varmış.Bu sürüdeki hayvanlara tek tek isim koyar ,hiç birbirini karıştırmadan isimleri ile seslenirmiş.

    Yunan askerleri Haydariye dağlarını yaka yaka Büyük Kumla'ya inmiş.Dedem sürüyü Yalova'ya sürmüş ama üç keçisini askerlere kaptırmış.Hep üzülüp anlatır, isimlerini bile söylermiş.

    Babamlar altı kardeş,üç kız, üç oğlan.En büyükleri babam.1927 doğumlu.Babaannem çocuklarını alıp Gemlik'e komşularının yardımı ile geliyor ve eski küçük bir eve (kulübe)yerleşiyor.Babam dört yaşında.İlk defa denizi görüyor ve "ne kadar büyük" diye hayret ediyor.

    Açlık var,fakirlik var.Babaannem ikinci çocuğu halamı üst mahallede Emine teyze diye bildiğimiz akrabamıza evlatlık olarak veriyor,bari o kurtulsun diyor.Şu an halam hayatta ve Narlı köyünde yaşıyor.

    Okul yılları yine çok zorlu.Babamın ayakkabıları yırtık,parçalanmış.Öğretmen sürekli uyarıyor babamı.Babam ne yapsın? .Bir gün yine geç geldiğinde almıyor sınıfa.Babamın ayakları yarı çıplak takunya giyip gelmiş okula. "git diyor ayakkabını giy gel".Hızla koşuyor ağlaya ağlaya eve.Çocuk gururu incinmiş.Anne ve babası zeytine gitmiş,evde kimse yok.Zaten ayakkabısı da yok."Babası alacağım bekle" diyor sürekli."Şu zeytini hele bir toplayalım,paramız olsun".

Evde annesinin çamaşır yıkadığı kostik var.Ölmek istiyor,içiyor..Daha üçüncü sınıfın ortalarında.

     Anne ve baba zeytinden gelince baygın halde buluyor ,Bursa Devlet hastahanesine götürüp bırakıyorlar.Şimdiki gibi ulaşım yok,para yok,telefon yok,hatta evin yolu bile arkadan bir bayır,doğru dürüst yol yok.Neden sonra babaanneme haber geliyor "gelin çocuğunuzu alın ölmüyor " diye.İstanbul'a bile götürüyorlar.Bir deri bir kemik yaşarken ilk ameliyatını oluyor ama kalbi zayıf bakıyorlar ölecek kestikleri parçayı sırtına dikip ,mideye bir hortum bağlayıp kapatıyorlar.Hani şu kolonya doldurulan küçük huniler var ya!Göğsünde öyle bir huni ile 45 yıl yaşadı babam..

Peki diyorum; nasıl başladı balıkçılık hayatı?

   "Babamın o olaydan sonra okul hayatı bitiyor.Babaannem akrabası olan Ali Reis'e rica ediyor"benim oğlanı al "diye.O zamanlar bir piyadesi var Ali Reis'in."Daha küçük ,kayığın şurasını ellesin alalım" diyerek geri çeviriyor.

Çaresizlik ile dönüyor babaannem.Ali Reis sert,kuralcı bir adam,ısrarı faydasız.

     Balıkçı dediğin fakir,yarı tok,yarı aç,az çok demeden el işinde çalışıyor.Aylarca denize çıkıp evin yolunu bulamıyor.Babaannem pes etmiyor yinede ,bohça hazırlıyor babamı yorganın arasına koyup kayığın taraklamasına sokuyor.Kurşunlu hizasına geldiklerinde babam yorgandan başını çıkarıyor.

Ali reis direkten babamı görüyor.

"Ulan bu  p........kim koydu?

    Artık çok geç,geri dönmek imkansız.Bandırma Limanına geldiklerinde babam gene çorapla.Sigara almaya,bakkala her yere gönderip duruyorlar.Limanda Hakkı Reis diye biri var.Acıyor babama.Ali Reis'e "bari bu çocuğa bir ayakkabı al "diyor..

    Yazarken okurken düşünüyorum küçük bir çocuğun yaşadıklarını.Kominist,sosyalist,halkçı diyor onu anlatan yazılar.Acaba bu temel ,o günlerde mi atılmıştı?

    Günümüzde markalı çeşit çeşit ayakkabıları beğenmeyen çocuklar; okusa acaba bu hikayeden ders çıkarır mı?

Baban nasıl bir patrondu ?diye soruyorum.

"Babam hiç patron olmadı ki!

Babam hep yalnızdı" diyor Süleyman..

"Sonra camekanlı bir sandık ediniyor küçük Sait.Gece gündüz sokaklarda çekirdek satarak para biriktiriyor.Hep hayali bir kayık sahibi olmak.

    Karada yatan eski püskü bir kayığı alıyor biriktirdiği paralarla.Bunu duyan babası ,eline bir balta alarak kayığı dörde bölüyor.Küçük bir çocuğun hayalleri ikinci kez baltalanıyor babası tarafından.

   Önce öğretmen,sonra babası, ikinci darbe de onun yine dönüm noktası.

   Gemlik deki balıkçı teknelerinde tayfa olarak çalışmaya başlıyor.7-8 Yıl Ali reis'in yanında,Etçi Kardeşlerde ve çeşitli yerlerde çalıştıktan sonra 1942 yılında bir kayık ve ağ alarak kendi işinin patronu oluyor.

    1950 de CHP 'ye kayıt yaptırıyor. .DP parti iktidara gelince CHP de kimse kalmıyor.O tek başına camları siliyor,partiye geliyor ve açık tutuyor.

    Bir dergiye verdiği demeçte "12 Eylülden sonra istifa ettiğini,onlara karşı soğuduğunu söylüyor.Çıkar,menfaat ilişkileri soğumasına neden oluyor.

    Haydar Kutlu ve Nihat Sargın Türkiye'ye dönüp gözaltına alındıklarında Adımlar Dergisinde açlık grevi yapılıyor,"17 günlük açlık grevine katıldım,ben eskiden sosyalizmi bilmezdim" diyor.Taylan Gazinosunda basın açıklaması yaptık.Kominist Parti olmadan Demokrasi olmaz "

Süleyman o günleri de şöyle anlatıyor.

    "Dedeme senin oğlan komünist oldu diye baskı yapmaya başlıyorlar.Aslında babamın ilk komünist diye suçlanması o günlere dayanıyor.Umurbeyliler'in hepsi o zaman sağ partiyi tutuyor.Babama "seni döveceğiz" diye haber yolluyorlar.O; "sizde odun varsa bizde dinamit var "diye cevap veriyor.Ocak,bucak başkanlığı,ilçe yönetim kurulu üyeliği,1968 yılından 1977 yılına kadar meclis üyeliği yapıyor.

    İsmet inönü Gemlik'e geldiğinde motor Harmankaya da demirliyor.Babamlar üç kardeş karşılamaya gidiyor kürek çekerek.Motor hareket ettiğinde İnönü babamları farkediyor ve "ağır ol çocuklar yorulmasın" diyor,birlikte karaya çıkıyorlar..Bir gazeteci bunu haber yapıyor.

1978 de Marmara Köy-Der'in kurucu üyesidir artık.12 Eylül darbesi ile Dernek de kalmaz.

    Reis'in zorlu yaşamı ve balıkçıların geçim kaygısı, yaşam mücadelesi onun gibi biri için artık toplum içinde mücadele etme nedeni oluyor.Yaşama tutunmada gösterdiği direnç ,onu o zayıf vücuduna rağmen çok güçlü yapıyor.1948 Yılı Gemlik balıkçıları için bir ilk gerçekleşiyor.Balıkçılar Cemiyeti yedi kurucu üye ile kuruluyor.Bu balıkçıların ilk resmi örgütüdür.Reis 14 yıl süre ile buranın Başkanıdır artık..

    1964 yılında yine Gemlik Su Ürünleri Kooperatifini kuruyor.1980 su ürünleri yasası için mücadele vererek çıkmasını büyük ölçüde sağlıyor.

    1971 de Marmara ve Boğazlar Balıkçılık Kooperatifleri birliğinin kuruluşuna katkıda bulunuyor, 1972 Yılında ise Gemlik Kayıkçılar ve Motorcular Cemiyetini kurarak başkanlığını üstleniyor.

   Bütün bu uğraşları Marmara da çevrenin ve doğanın korunması için..

   Balığın denizlerde tükenmemesi için."Böyle giderse denizde balık kalmaz."hep bu sözü tekrarlıyor.

  Bu bilgilerden sonra biz gene anılara dönüyoruz.

"Babam hep insanların birbiri ile küsmeden ,adil ve hak ettiği gibi yaşaması için uğraş verdi.Kooperatif aracılığı ile gümrüksüz makine,balık ağı,ekipman,saç gibi ne varsa İtalya'dan ,ağ ve iplik Japonya'dan geliyordu.Bunun anlamı ağ İstanbul da 120 liraysa,bu şekilde balıkçı 60 liraya alabiliyordu.

    Kooperatifin mobilyalarını Metin Mobilya yaptı.Babam çok özendi,Kooperatifte buzluklar vardı.Rüştü buz getirir,balıklar geldiğinde babam kantarla tartar,faturasını keser,ve buzlukta muhafaza ederdi.Çeşit çeşit gelen balıkların fiyatı, her gün panoya kapıya yazılırdı.

    Balıkları müzayede ile alır.Müzayedeyi kendisi yapar,Bizim balıkları müzayedeye sokmazdı.

    Babam trolcülerle hayatı boyunca mücadele etti.Onların korkulu rüyasıydı.Gemlik de Yaprak kuru yemiş'in yanında bir fotoğrafçı var.Ona gitti ve "beraber resim çekeceğiz "dedi.Karacabey boğazına gidiyoruz.Orada bazı görevliler trole göz yumuyor.Oturmuş olanı biteni seyrediyorlar.Babam fotoğraflattı ve şikayet etti."Siz Devlet olarak nasıl göz yumarsınız? diye kafa tuttu.Lambacı ve Trolcüler Sait Reis'in adı bile geçse korkardı.

    Kooperatifi sağlık nedeni ile bıraktığında, kooperatifin 18 bin küsur parası vardı.Orhangazi de arsa beğenmişler,Japonlarla ağ fabrikası kuracaklardı.Ne yazık ki para bitti,fabrika hayal oldu.

   Babam yerine seçilen kendi kardeşine bile hesap soracak kadar mert adamdı.Zaman zaman ters düştüğü olsa da doğru bildiğini söylerdi.Hata Kürt Hüseyin de bir gün böyle bir duruma şahit olmuştu.

   Kongre yapılır,ardından eski deniz Restaurant'ın olduğu yerde eğlenilirdi.O zaman Kapaklı Gemlik'e bağlı.Oradaki balıkçılar "senin heykelini dikeceğiz "derlerdi.Ne yazık ki öldüğünde yanında hiç biri yoktu.

Masada yayılmış fotoğraflar var,hem konuşuyor hem,eli fotoğraflara gidiyor sürekli Süleyman'ın..

Bir fotoğraf dikkatimi çekiyor,soruyorum bu kim?

"Babam ,kalafatın sahibi,kabzımal Mustafa.

   Kabzımal Mustafa çok iyi bir adamdı.Balıkçılara çok faydası oldu.İskeleye ne kadar balık gelirse gelsin,o fiyatı düşürmez hepsini alırdı.Bir Piyadesi vardı.Vampir Rıza ile oğlu denize açılıyorlar.Motoru istop ettiriyor,oğlu kaza geçiriyor,neyse ki ölmedi..

Bir fotoğraf daha çekiyor,merak ettiğim soruyu soruyorum.

İzzet Kaptan'ın anılarını yazdığımda Sait Reis'in adı sıkça geçti.

Kabotaj Bayramları nasıldı?

Festival komitesinde balıkları tutmaktan organize etmeye kadar işi çoktu babamın..

İzzet kaptan motorunda güvertede fotoğrafı var.

   "BP'ye gider köpükleri dizerdik.O zaman Liman başkanı Turgut bey,hiç bir işe karışmazdı.Kendisinin tiki vardı,protokolde otururdu.Daha sonra Büyük ada'ya tayini çıktı.

  Festival,yarışlar çok güzel olurdu.Zaten sonra da bir daha aynı güzellikte yapılamadı."

   Bu fotoğraf da Karacaali den."Bilmem bilir misin?Kiraz,döngel festivali olurdu.Karacaali'de balık festivali yapılır.Balıkları yine babam tutardı.Izgaralar metrelerce kurulur,Vali gelir,yenilir içilir bayram yapılırdı.

    Paraya hiç önem vermezdi babam.Ben Karacabey'e balık tutmaya giderdim.Balıkları kooperatife getiriyorum.Tartıyor,faturayı kesip parayı veriyor.60-100 ne olursa yine parayı babama veriyorum.Liman Lokantasında protokol ile oturuyor.İçki içiyorlar,öyle zamanlarda yanına yaklaşıp içeriye giremiyoruz.Sabah olduğunda mazot parası istiyorum denize açılacağım.Ceplerine bakıyor,akşam verdiğim paralar bitmiş.Dostları için para harcardı,sakınmazdı..

    Konu konuyu açıyor.Yine para deyince aklına bir şey geliyor,"bak bunu da yaz" diyor.

   "Karadayı diye bir deniz kaptanı vardı.Kürekle denize çıkar tuttuğu balıkları kasa ile eşeğine yükler mahalle aralarında satardı.Efendi kaptan derdi babam.Efendi kaptanın arabasını iterken bir cüzdan görüyor.Kaptan farketmiyor sürüp gidiyor.Cüzdanı alan babam manyetolu telefondan karakolu arıyor."Getir teslim et "diyorlar ama o "ne olur ,ne olmaz sahibi çıkınca beni bulsun "deyip kapatıyor.Hasan Bekçe'nin evinde bir cüzdan kayboluyor.Ev kalabalık,hizmetli de var.Kıyametler kopuyor.Hasan bey karakolda alıyor soluğu.Durumu anlatıyor.Ona "Sait Reis bir cüzdan bulmuş "diyorlar.Zaten babamı tanıyor,geliyor hemen anlatıyor durumu.Miktarı kuruşuna kadar söylüyor.Babam cüzdanı teslim ediyor önce, sonra aklına geliyor.Ekmek alırken bozuk yokmuş,yerine koyarım diye sabah 1 lira almış."ha bir lira almıştım koyacaktım ,dur onu vereyim"diyecekken Hasan bey "sen ne diyorsun az kalsın ocağım sönecekti "diye dua ediyor.Bunu duyan bir çok kişi de babamla dalga geçiyor, senin evin bile yok, enayi misin ?diye.Meğer cüzdanda en güzel evi alacak para varmış.

    Sait Reis'in 60 yıllarında TİP ile başlayan ilişkisi 1970 yıllarında da sürüyor.1974 yılında Gemlik'den ayrılarak Bursa'ya yerleşiyor.Önceleri onu orada da zorlu günler bekliyor.

   "Babamla beraberdik ,ufak bir dükkan kiraladık küçük bir oda kadar.Ufacık tezgahı vardı.İlk gün bir kasa hamsi balığı aldık.Hiç kimse dükkana uğramadı.Buzdolabı yok.Balığı çöpe döktük.Karşıda esnaflar var.El arabası ile bir adam geldi.Arabada çeşit çeşit balıklar var.Hemen kapış kapış gittiler balıkları bitirdi.Biz bakakaldık.İkinci gün bir çocuk geldi yarım kilo kadar balık aldı.Gene balıklar çöpe gitti.3. gün bir adam geldi.Babam küçük tüpe koymuş kendimize buğulama hamsi balığı yapıyor."Ne yemek var"diye sordu."Balık" deyince burun kıvırdı,"istemem" dedi ama kokmuş olacak "bu ne"diye sordu.Babam ekmeği aldı suyuna batırdı "bir bak bakalım" dedi.Adam tadına bakınca 30 porsiyon balık ısmarladı ve gitti.Gerisi geldi.Bir lokma ekmek sebep oldu tanınmamıza.

    Dükkan küçük olunca bu sefer Genç Osman'dan yer tuttu.Orada balık ekmek satmaya başladı.Kız kardeşim de Bursa da oturuyor,balık temizlemeye geliyor ,biz kuyruğa yetişemiyoruz.Kuyruk iki sıra.Gelenler haliyle tamirci esnaf,sandalyeler,masalar beyaz, kirleniyor yağlı ellerle.Saat ikide balık bitiyor.Sonra temizlik başlıyor hayli yorucu.Babamın sağlık durumu malum.Yeteri kadar beslenemiyor,bünyesi zayıf."Bende uğraşacak hayır yok "deyince Genç Osman da çarşının içindeki Postahane'nin üstünü kiralayarak bu kez içkili lokanta işletmeye başladık.Buradaki günlerimiz 82 yılına kadar devam etti.

"Bursa'ya balığı sevdiren adam"

Ne yapmıştı da bu kadar adını duyurabilmişti?,Biraz da o günlerden söz edelim istiyorum

"Babam kendi halinde biriydi.Mutfağa girer,balığını böyle üstündeki kazakla pişirir diyerek yine bir fotoğrafla onaylıyor Süleyman kardeş.

O da yaş aldıkça daha çok babasına benzemeye başlamış.Duygularını daha bir açığa vuruyor.Ağzından "babam" kelimesi o ilk tanıdığım günlere göre çok daha özlemle,gururla çıkıyor.

Sait reis mutfakta.Öyle diğer ahçılar gibi kukuletası,önlüğü yok.Ama balıklar ile arkadaş olmuş.Pişirirken bile onu severek sunuyor.

   Burası da yavaş yavaş duyuluyor.Öğlen, akşam masalar dolu."Önemli iş adamları,doktorlar eşleri ile gelir,babam balık çorbasını masaya tencere ile getirir eşleri servis yapar,bardağı çatalı mutfağa gelir kendileri alırlar,hatta hanımları mutfağa girer salatayı istedikleri gibi yaparlar,babam hiç karışmazdı."

Artık Reis orada da tanınır olmuş.

"Bu camiada kendine yer bulan babamı herkes çok seviyordu."

Bir yandan da babamın siyasi çalışmaları devam ediyor,

Ve O malum gün geliyor.

Hasan Öztürk'ün yazdığı öykü çok dokundu yüreğime,ama asıl neden neydi ?sordum yinede..

Başlıyor Süleyman anlatmaya;

"12 Eylül 1980 ihtilali.Lokanta dolu doktorlarla,öğle saati.Bir grup siyasetçi geliyor.Balık çorbası istiyorlar.Babam tencereyi ocaktan indirip getirip masaya koyuyor.

"Bu çorba soğuk" diye haber gönderiyorlar içeriye,biliyor sıcak ama bir şey demiyor, yine kaynatıp gönderiyor.İkinci kez yine "soğuk" deyip gönderiyorlar.Babam dayanamayıp kendi götürüyor.Bu kez "senin kıyafetin niye böyle" diye söylenmeye,aşağılamaya başlıyorlar,iş başka yönlere doğru gidiyor..Kız kardeşim de yine babamla çalışıyor.Doktorların eşleri geliyor,babamın hassas olduğu konulara dokunuyorlar.

   Gelenlerin içinde o dönem sağ partinin bir milletvekili de var.Önceleri bu boyuta geleceğini düşünmüyor babam.Herkes olayı görüyor.Söylenenleri duyuyor.

Kalkıp gidiyorlar.Atatürk'e hakaretten şikayet ediyorlar.

Çalakalem dergisinde arkadaşı Hasan Öztürk ise o günü onun ağzından şöyle anlatıyor.

    "Zifiri karanlıklar içerisindeydi; sol böğrü de fena halde acıyordu. Alınma nedenini bilmiyordu. Herhangi bir örgüt üyesi de değildi Reis. Bir süredir Bursa’da açtığı balıkçı meyhanesine gelenlere 12 Eylül darbesi aleyhinde çok konuşmuştu ama, genellikle tanıdıklarıydı karşısındakiler. Ara sıra meyhanesine gelen sivil polisleri tanırdı, onlar geldiğinde müşterileriyle politik tartışmalara ve söyleşilere girmezdi.

Üç saat kadar olmuştu polisler onu alalı. “Emniyete kadar gideceğiz, ifade vereceksin Reis.

Aradan bir süre daha geçmişti ki birkaç gün önce meyhanesine gelen ilin en ünlü sanayicisiyle son iktidar partisinin il başkanını anımsadı. Meyhanesine gelip özel ilgi beklemişlerdi Reis’ten, bunu göremeyince de çok bozulmuşlardı. Kırk yılını denizlerin engin sularında özgürce dolaşarak geçiren bu adam, onlara: “Burada kimseye özel ilgi göstermem, sizler de benim için birer müşterisiniz,” demişti. Bunun üzerine eski il başkanı:

“Sen bizi tanıyor musun?” diye sorunca da Reis:

“Evet tanıyorum,” diye yanıtlamıştı onu.

   “Görüşürüz o zaman,”deyip kalkmışlardı. Reis kızmıştı bu adamın kendisini tehdit etmesine. Söylenerek giden adamların arkalarından onların duyabileceği sesle:

    “Elinizden geleni ardınıza koymayın,” diye seslenmişti. Aslında Reis’in dostlarına kurduğu ayrıcalıklı masaları sık sık olurdu. Ama onlar gönüllü kurulan masalardı. Bursa’nın en büyük iş adamlarından birine yağcılık olsun diye, ilin önemli politikacısının korkusuyla kurulacak türden masalar değildi…

    Rahatlamıştı Reis biraz. Onun için bana bir şey yapamazlar, biraz gözdağı verip bırakırlar diye düşündü. Şimdi ilk işi, içinde bulunduğu karanlığı unutup ondan kurtulmaktı. Aklına geleni yaptı o da. Yaşamının kırk yılını geçirdiği denizleri düşünmeye başladı.

    Bir an mavinin yitmekte olduğunu ve eski karanlığın yeniden gözlerini tutsak ettiğini gördü. Bunun nedeni anlamıştı. Öyle bir inilti duymuştu ki yakınında; hiçbir mavi dayanmazdı buna. Biraz dikkat edince yanına birinin bırakıldığını, külçe gibi yığılan adamın ardından, ayakta duran kişinin, dişlerinin arasından yılan ıslığı gibi bir sesle; “orospu çocuğu,” diye bir küfür savurduğunu duydu. Aynı adamın, külçe gibi yığılan ve kolunun birinin de Reis’e çarptığı bu kişiye bir tekme savurduğunu anlamıştı. Homurdanarak yanlarından uzaklaşmıştı küfür eden adam. Bir süre olayın etkisinde kalmıştı Reis. Yanına bırakılan ve erkek olduğu anlaşılan bu kişi kimdir acaba diye düşündü. Düşündükçe içi sıkılmaya, gözlerindeki zifiri karanlık daha da koyulaşmaya başlamıştı. Dayanamadı sonunda sordu yanındakine:

“Kimsin sen?” Yanındaki iniltili sesle konuştu.

   “Seni de mi aldılar Reis?” Şaşırmıştı, bu sesi iyi tanırdı Reis. Bu tanıdığı sesin sahibine bir şeyler sormak isterken hiç ummadığı bir şey oldu. Sırtına yediği tekmeyle fena halde sarsıldı. Soluğu kesilmişti. Arkasından da içini sızlatan sövgü geldi:

“Konuşma lan ibne, kendini ne sanıyorsun sen. Burada konuşmanın yasak olduğunu bilmiyor musun orospu çocuğu?”

    Reis şaşırmıştı. Bir süre soluk alamamıştı yediği tekmenin şiddetiyle. Kendini toparladığında, içinde bulunduğu sıkıntıyı dağıtmak için her şeyi unutup yeniden denizi görmek istedi; zifiri karanlık ancak gri olabilmişti bu kez. Yanına külçe gibi bırakılan genci iyi tanıyordu. Onun babasıyla da kendisiyle de arkadaşlık etmişti Reis. Ali Reis’in takımında birlikte çalışmışlardı babasıyla. O zamanlar yaşı küçük olan Reis’i çok kollamıştı Mehmet Ağa, ezdirmemişti onu. Armutlu önlerinde çevirdikleri bir voli de çok güzel uskumru almışlardı ığrıpla. Dinlenmeye çekildiklerinde birkaç kişiye sigara alsın diye sahilden Armutlu’ya göndermişlerdi takımın en küçüğü olan Sait’i. (Onun adı Sait’ti ama belli bir yaştan sonra herkes ona Reis dediği için asıl adı unutulmuştu zamanla) O zaman on üç yaşındaydı Reis. Armutlu’ya yarım saatlik yolu gidip gelen ve yorulan Sait’i yeniden sigara alması için göndermeye kalktıklarında, şimdi yanında hafif hafif inleyen arkadaşının babası Mehmet Ağa buna razı gelmemiş, olay kavgaya kadar varmasına karşın göndermemişti Sait’i.

    Yanında yatan gencin inlemesi kesilmişti. Aradan birkaç saat geçtiğinde eskilere dalan Reis’in gözlerinin önündeki zifiri karanlık yavaş yavaş deniz mavisine dönmeye başlamıştı. Üç çifte kürekli, piyade adı verilen kayıkla gençliğinde çok kürek çekmişti Reis, onun için de yaşı elliyi geçmesine karşın pazıları halen taş gibiydi. Körfezin en ünlü Reis’i olan Ali Reis, Sait’in akrabası olurdu. Sait tayfaların en gençlerinden olmasına karşın kendi vekili yapmıştı onu Ali Reis. Kendisi gibi reis olarak yetiştirmek istiyordu bu akrabasını. Verilen emekleri boşuna çıkartmayan Sait genç yaşta reis olarak denize açılmayı başarmıştı. Üç çifte kürekli piyade, arkasındaki peş kayığı denilen ikinci piyadeyle Sait’in reisliğinde dolaşıyordu Gemlik körfezini. Bazen de sardalye için Çanakkale’ye, palamut için Bandırma’ya ve diğer yerlere inerlerdi körfezden. Kayığın palasında genellikle Sait Reis dururdu. Pala, bir başka kürekle tutulan dümendi. Şimdi gırgır denilen gelişmiş balıkçı teknelerinin yerine arka güvertelerinde ığrıp ağı taşıyan bu büyük piyadeler kullanılırdı. Ağlar kayıkların arkasından salındığı için de takılmaması için dümen kullanılmaz onun yerine palacı pala denilen başka bir kürekle bu dümen işini yapardı. Böylece de voli çevrilirken, yani ağlar denize atılırken dümene takılmazdı.

Gecenin bir vaktinde yanında oturan arkadaşı hafifçe dürttü Reis’i; fısıltıyla:

“Nasılsın Reis?” diye sordu.

“İyiyim. Yine tekmelemesinler sakın?”

“Korkma. Görevli tuvalette.”

“Nereden biliyorsun?” diye soran Reis şaşırmıştı arkadaşının söylediklerine. Kendisi göz bağlarından dolayı hiçbir şeyin farkında değildi.

“Ben bir haftadır buradayım, ayak seslerinden izleyebiliyorum polislerin nerelerde olduklarını.”

“Çok mu dövüyorlar Ahmet?”

“Dayak bir şey değil, elektrik fena.” Ama sana vereceklerini sanmıyorum.”

"Nereden biliyorsun bana vermeyeceklerini?”

“Hem yaşından dolayı, hem de örgüt üyesi falan değilsin sen.” Kendisi örgütlü olan Ahmet yakından tanıdığı için Reis’i, biliyordu herhangi bir illegal örgüte üye olmadığını.

 “Sizin derneğin merkez şube başkanıyım biliyorsun?”

“Önemli değil, o legal bir dernek.” Ayak sesi duyunca susması için uyardı Reis’i Ahmet."

     İşte hapishane günlerini böyle anlatıyor,Narlı köyünün Devrimci yazarı.Bir tiyatro kurmak istiyor,bir de piyes yazıyorlar o günleri anlatan.

"Ve salıveriyorlar hakkında hiç bir suç unsuru bulamayınca babamı diyor Süleyman . Ama üç ay kadar yaşadıkları hiç çıkmıyor aklından."Belli ki anılar onu da üzüyor.

    Hapisten çıktıktan sonra Sosyalist Birlik Partisine(SBP) girdi ve bu partinin kapatılması üzerine Birleşik Sosyalist Birlik(BSP) partisine kaydını yaptırdı.Bu parti de kapatılınca,Özgürlük ve Dayanışma(ÖDP) partisinin fikirlerini savundu.

    3.Sınıftan terk. Bu kadar aydın,bilinçli sosyal biri  nasıl olabiliyor?Kafama takılan soruyu soruyorum Süleyman'a.

Baban hiç kitap okur muydu..?

 "Biz diyor Kayıkhane camisini yaptıran gürcü Kerim Apak'ın evinde dünyaya geldik.Bir erkek üç kız kardeşiz.Benden başka Huriye,Bahar ve İstanbul da yaşayan kardeşim Filiz var. .Bahar daha çok babamla çalıştı.İsmini İsmet İnönü koymuş..

 Babam telgraf çekiyor paşaya."Paşam bir kızım oldu,ona sizin isim koymanızı istiyorum " diyor.

   Paşa Danış Ekim'in evine geldiğinde babam kız kardeşimin elinden tutup götürmüş.Danış bey babamı tanıtmış.Ve hemen hatırlamış çocuğuna isim koyduğunu.

     Kayıkhane'ye cami yaptırmıştı Kerim bey.Keşke de okul yaptırsaydı.Kayıkhanede çocuklar fakir balıkçı çocukları.Okula gitmek için araba yolundan geçiyorlar.Onları o zaman kim götürüp getirecek?.Çoğu benim gibi babalarının yanında balıkçılık yapıyor.Belki okul olsaydı değişirdi bir kaç kişinin kaderi.

Babam sıkı yönetimde içeriye alındığında altı çuval kitabını aldılar.Hep okurdu.

    Hatta öyle şeker ,çikolata getiren bir baba değildi .Cumhuriyet gazetesi kitapçıklar verirdi,onları getirirdi okumamız için.Para istediğimizde cebini ters çevirir son kuruşuna kadar verirdi bize..Sevgisini göstermez ama severdi."Oğlum ben yolda yürürken hiç  terlemem. İçki mi içeceksin,bir derdin mi var?gel bana söyle ,benimle iç "derdi..

    Annem çok hastalandı. Aylarca fakültede kaldı.Kız kardeşim de fakültede çalışıyordu.Babamın bu nedenle fakülteye gidip gelmeleri çok oluyordu.Zaten iş yerinden bütün doktorları da tanıyordu.

     Hayatının dönüm noktalarından biridir Ayhan Özdemir ile tanışması.Ayhan beyin iki kardeşi daha vardı.Üçü de profösör çıkmış.Bir kardeşleri su ürünleri profösörüydü.Samimiyetleri günden güne arttı.Lokantada sohbet edip içki içtikleri bir akşam Rakı kadehini içerken sürekli yutkunuyor reis.Ayhan bey soruyor.Babam bu durumdan herkese söz etmek istemezdi ama açıp yarasını gösteriyor ve anlatıyor yaşadığı o çocuklukta hayatını karartan olayı.Ayhan bey aslında Amerika da ihtisas yapmış bu konuda ."gel seni ameliyat edeyim dediyse de bir türlü ikna edemiyor.Zar zor ikna ederek muayene ediyor.Babamın boğaza kadar olan yemek borusu yanmış.Bir bardak su iki günde zor iniyormuş midesine.Sonunda oturup bir plan yapıyor doktorlar.Ayhan bey arıyor"Reis kalabalık misafirlerim var,balığı yap,nevaleyi hazırla acele hastahaneye gel".Babam Genç Osman'dan atlıyor taksiye,hastahaneye gidiyor.Ameliyatı yapacak personel ve kişiler hazır.Kimi misafir rolünde.Oturuyor babamda ,bunlar ne yapıyorlarsa yiyip,içip razı ediyorlar ve apar topar altı buçuk saat sürecek ameliyat başlıyor.Tabii bizlerin haberi var,bizde sabah erkenden gidiyoruz fakülteye.Bir mucize gerçekleşiyor,ameliyat Türkiye de sanırım ilk.Köpek bağırsağından nakil yapılıyor ve babam yeniden hayata dönüyor.Bu ameliyatın aşama aşama kalın bir kitapçığı da var ama Ayhan bey duyulsun istemiyor.

     Babamın doktorlarla olan dostluğu herkes için de bir şanstı.Kimin bir derdi olsa babamı arar babam ilgilenirdi.Hatta Semerci Ertuğrul Hızal'ın bileği kopmak üzerindeydi bir kaza geçirmiş.Aynı zamanda balıkçılık da yapardı.Parmakları çalışıyor.Babamla atladık birlikte gittik,bileği yerine dikildi kusur kalmadı..

Fakat Reis o kadar şanslı değilmiş.O bir kaza sonucu parmağını kaybediyor.Onu da şöyle anlatıyor Hasan Öztürk..

Yine hapishane günleri.

    "Sabaha karşıydı. Uykuya yeni dalmış olan Reis’in omzundan kartal pençesini andıran bir el öyle yapıştı ki, bir rüya görmekte olan yaşlı balıkçı uyandığında çoktan ayağa kalkmıştı. Yüreğinin hızlı hızlı çarpıyordu. Kendisini toparlamaya çalıştı. Biraz sonra da onunla alay eden birkaç kişinin karşındaydı Reis.

“Vatan hainlerinin başı geldi işte,” dedi içlerinden biri.

“Ben vatan haini değilim, benim üç amcam da Çanakkale’de şehit düştü,”diye karşılık verdi Reis.

“Onların kemiklerini sızlatıyorsun ama vatanı Ruslara satmak için yaptığın çalışmalarla.”

“Bu vatan günün birinde Ruslar tarafından işgale uğrarsa eğer sizlerden önce ben koşarım cepheye?” diyen Reis çok bozulmuştu kendisine vatan haini diyen polise. Korkuyu unutmuş öfkeyle burnundan soluyordu.

“Cephede ne işin var senin?”diye sordu bir diğer polis.

“Cephede ne işi olur insanın. Düşmanla çarpışırım.”

“Bu parmakla mı? diye sordu aynı polis. Arkasından da bir kahkaha tufanıdır koptu. Reis’in sağ elinin işaret parmağı, yani tetik çekecek olan parmağı kopuktu. Balığa çıktığı bir gün sandalın arıza yapan makinesini onarırken kaptırmıştı. Denize fırlayan parmağı orada bırakıp elini sıkıca sararak Gemlik’e kadar gelmiş, kan kaybından ölmeden arkadaşlarınca yarı baygın

   Hapishane arkadaşları,doktor,mühendis kim varsa zaman zaman ziyaret ediyor lokantayı.Birlikte o günlerin skeçlerini oynuyorlar.Yine de ne gelen ,ne giden bastıramıyor içinde gittikçe artan özlemi.

   "Gözlerinin bağlı olduğu günlerde hep denizlerde gezerek kendisini boğan o zifiri karanlıktan kurtulmuştu."

     Reis yaşamının kırk yılını verdiği bu sulara yeniden döndüğünde denizi daha kirlenmiş buldu. Altı buçuk metre boyunda bir kayık aldı kendisine. Küçük bir motor koydu içine; hazırladığı bir dil ağı ve kendisinin donanımlarını yaptığı tekir ağıyla yeniden balıkçılığa başladı.

Yine anılarını okuyoruz fotoğraflarına göz atarken

    " Uzakta, denizin üstünde bir mezarlık vardı. Gözleri bir süre oraya takıldı. Birçok tanıdığı vardı orada yatan. Görenler, gözlerini mezarlığa dikmiş olan Reis’in yitirdiği tanıdıklarını düşündüğünü sanırdı. Ama o ölen yakınlarını düşündü.Kafasının bozuk olduğu bir gün Gemlik’ten bir taksi tutmuştu; hani şu büyük şevrolelerden. Taksinin arka koltuğuna bir kol çalgıcı yerleştirmiş öne de kendisi oturmuştu. Meyhanede içtiği yetmemiş, yanına bir arkadaşını da alıp Gemlik-Armutlu yolunda içmeyi sürdürmüştü. Çalgıcılar arkada Reis’in istediklerini çalıyor, klarnetçi de özellikle Reis’in kulağına kulağına üflüyordu. İşte tam karşıda görünen mezarlığın yanına geldiklerinde çalgıların sesi bıçak gibi kesmişti. Çaldıkları da “Yanlarım ağrıyor Hasan'ım” diye kıvrak bir Roman havasıydı, Yanında oturan arkadaşının adı Hasan olduğu için Reis özellikle istemişti bu oyun havasını çalmalarını. Çalgılar susunca Reis nedenini anlayamamıştı bunun.

“Ne oluyor, niye sustunuz?”diye dönüp arkasına sormuştu.

“Mezarlığa gelmişizdir be Reyizim,”deyince Klarnetçi. Reis:

“Olsun, ne olacak mezarlığa geldiysek. Devam edin siz.”

“Günahtır be Reyizim?”

“Günah mı?”

“E be Reyizim günahtır?”

“O zaman siz de Elhamı çalın,” deyince çalgıcılar tuhaf tuhaf bakmışlardı Reis’in yüzüne.

    Reis bu olayı anımsamıştı mezarlığa bakarken. Sesli sesli gülmeye başladığında bir balıkçıl kuşu karşısına geçmiş çalgıcılar gibi tuhaf tuhaf bakıyordu Reis’in yüzüne…

    Reis bir süre daha denizlerde gezdi. Fakat 12 Eylül’de içeriye alınışını ve işinin bozuluşunu düşünmeden edemiyordu. Gururu çok kırılmıştı. Kendisinin Bursa’dan ayrılmakla yaptığının bir tür kaçış olduğunu düşündü. Yaşamı boyunca kendi çapında, çevresinde yapılan haksızlıklara karşı savaşım vermiş bir kişinin böyle çabuk teslim olmaması gerektiğini uzun uzun düşüyordu. Kendisini gözaltına aldırıp işini yitirmesine neden olan o iş adamıyla eski il başkanı yaptıklarıyla kalmışlardı. Hatta yaptıklarıyla da kalmamışlar, ülkenin politik yaşamında çok yükseklere tırmanıp ikisi de bakan olmuşlardı. Pekiyi ama ne yapabilirdi ki bu adamlara karşı. Donkişotluk mu yapacağım, bu benim yel değirmenleriyle savaşmam olmaz mı diye düşünür, fakat bir türlü rahatlatamazdı kendisini.

    Bir ara körfez çok iyi lüfer yapmıştı. Eline oltasına alan amatörler bile günde otuz-kırk tane lüfer tutuyorlardı. Reis oltacılığı da bilirdi ama pek uğraşmazdı bu işle. Oltacılık yapan bir arkadaşının zorlamasıyla birlikte balığa çıktılar. Geceydi çıktıklarında. Biraz gezdikten sonra lüferin yerini bulmuşlardı. Atıp çekiyorlardı durmadan. Hiç böylesini ummamıştı Reis. Karidese de geliyordu, yaprak yeme de balık. Yalnız bir sorunu vardı. Oltayı kontrol ettiği sağ elin işaret parmağı kopuk olduğu için orta parmakla tam randımanlı çalışamıyordu. Oltayı sol eline geçirdi yine rahat edemedi. Sol elinin beceriksizliğine kızdı.

   İyi ve yardımsever insanlara niye solcu dediklerini düşündü bir süre. O, aklı ereliden beri solcuydu; gözaltından salındıktan sonra adı solcu değil komüniste çıkmıştı. Komünistlerin tutuklamasında onlarla birlikte gözaltına alındığı için başkası takmamıştı o lakabı Reis’e. O öyle ilan etmiş kendisini…

    Epeyce lüfer yakalamışlardı. Balığın en yoğun olduğu bir sırada sandalın karnındaki yakamozlardan birkaç yunusun geldiğini anladılar. Giderek fazlalaşıyordu yunuslar. Lüfer çekmeyi sürdürüyorlardı ama eskisi gibi at çek olmuyordu. Yunuslar dağıtmıştı lüferi. Yakalayıp yukarıya çektikleri lüferin arkasından sandalın küpeştesine dek balığı kapmak için yükseliyordu yunuslar. Böyle şey görülmemişti. Reis oltayı bir kenara koyup gömleğini çıkardı. Arkadaşı:

“Üşürsün, ne yapıyorsun öyle?” diye sordu.

    “Bekle şimdi görürsün,”diyen Reis. Yunuslardan biri arkadaşının çektiği lüferin arkasından gelip bir hamle yaptı küpeşteye doğru. Başaramayınca oltadaki balığı almayı geri dönüp giderken kolunu sula daldırmış olan Reis kuyruğundan yakaladı yunusu. Arkadaşının da yardımıyla gömleğini balığın kuyruğuna bağladı. Suya salınan balık deli gibi dibe doğru inerken epeyce büyük bir yakamoz oluşmuştu peşinde. Biraz sonra:

“Yunuslar yok oldu?”dedi arkadaşı.

“Daha büyük balık geldi diye korktu diğer yunuslar. “Büyük balık küçük balığı yutar,” biliyorsun.”

    O akşam epeyce lüfer yakalamışlardı iki arkadaş. Denizin en dişli balığı olan lüferin, kendisinden büyük olan palamut hatta torik sürülerini bozduğunu bilirdi Reis. Yunuslarla başa çıkamıyordu bu küçük balık. Çok eskiden sosyalist bir dergide gördüğü karikatürü anımsadı. Çok beğenmişti Reis o karikatürü. Karikatürist büyük bir balığın karşındaki küçük balıkları yan yana getirip daha büyük bir balık oluşturmuştu. "Büyük balık ,küçük balığı yutar"biliyorsun.

   Reis yeniden Bursa’ya taşındı. Eşkel ve Misi Köyünde küçük bir balıkçı meyhanesi açtı yine ve o sır, büyük bir savla kurdukları bir partiye gidip üye oldu. Gözaltında birlikte olduğu arkadaşları da vardı partide. Reis’e çok yakınlık gösterip büyük değer veriyorlardı partililer. İlk seçimde partinin milletvekili adayıydı Reis. Partisi de büyük umutlarla seçime girmiş, ancak hiç milletvekili çıkaramadığı gibi, umduğu oyu da alamamıştı..

     Reis bu güzel girişimin neden olumlu sonuç vermediğini çok düşündü. Vardığı sonuç onun kanserden öldüğü güne dek canını çok sıkmıştı. Küçük balıklar doğru dürüst birleşemedikleri kanısına varmıştı. Hepsi kendi kökenlerinin hayranıydılar. İstavritler istavrit, izmaritler izmarit, tekirler tekir, sardalyeler sardalye, hamsiler hamsi olarak kalmışlardı bu birleşmede. Reis’in gördüğü karikatürdeki küçük balıkların hepsi birbirlerine benziyorlardı; onların partisindekiler böyle değildi. Reis’i en çok üzen; belki de ölümüne neden olan, küçük balıkların büyük balıklar karşısında düştükleri bu başarısızlıktı…"

Neden Hamitler mezarlığı diyorum ?

Denizle nefes alan bir adam ,neden nefessiz kaldığında deniz olmayan bir yere gömülmeyi seçer.?

"Babamın ölümünde çok enteresan şeyler oldu" diyor Süleyman hüzünle.

   "Babam kanser hastası olmuştu.Artık sona yaklaştığını kendisi de biliyordu.Konur hastahanesinde yatıyordu.Müfit hoca aradı fakülteye yedi dakikada gittik.99 depreminin ikinci günü.Günlerden 18 ağustos.Hastahane morg gibi,her yer,koridorlar ceset dolu..Arkadaşı Müfit Parlak hoca Gemlikli doktor.Müfit hoca arkadan geldi.

Ambülanstayız babam "beni nereye gömeceksin "dedi.Ölümü kabullenmişti."Biz Gemlikli değil miyiz?"dedim.

"Sakın haa beni Gemlik'e gömme"

    Belkide akrabalarından yıllarca hizmet ettiği insanlardan bir kaçıştı vefasızlıklarını bildiği için."Büyük Kumla doğduğum köy orası olabilir" dedi ama orası da uzak,kardeşlerim Bursa da,ben çoğunluk artık Bursa'dayım.Sonuçta kız kardeşimin komşusu Hamitler mezarlığı müdürü.Kendisinin de onayı ile oraya gömmeye karar verdik.

Bir de babamın vasiyeti vardı."Benim mezarımı sakın ha satın almayacaksın.Mezarlıklar herkesin.Başıma ekersen bir fıstık ek."dedi.

    19 Ağustos sabahı defin işlemi için müdüre gittim ."Git nereye istersen göm"dedi.Bayırda Bursa'ya bakan bir yer seçtik.Cenazeyi camiye getirdik haber geldi.Mezar yeri yok dediler.Hemen taksiye atladım mezarlığa gittim,gerçekten mezar yeri kazılmamıştı.Yol üstünde bir yer gösterdiler,"Bursa Belediyesi burayı gösterdi "dediler.Anlamadık önce.Beş altı ay sonra bir gittiğimizde baktık mezar yapılmış,şaşırdık.Meğer mezar yerini arkadaşları doktorlar satın almış ve yaptırmış.Sözünü yerine getiremedik ama ben botanikten iki aşılı fıstık çamı aldım,hem baş ucuna hem ayak ucuna diktim.

  Süleyman kardeş küçücük evinin önünde ağlar diker,onu balıkçı çizmeleri ile görür,zorlu bir yaşamı olduğunu bilirdim.

Bana göre artık o çoktan babası gibi Reis olmuştu.

Biraz balıkçılığın dünü ve bugününü de konuşalım istiyorum.

   "8.5 metre çakara tekne ile balığa gidiyoruz.Tan yeri ağardığında teknede basmaya yer yok.Akşama kadar ağlardan balık temizliyoruz.Hemde gırgır teknesi değil.Eğer sanayi balıkçılığı olmasaydı Marmara'nın balığı bitmezdi.Gırgırcılık Ali Reis zamanında vardı."

Peki "Reis" ne anlama gelir,biraz açıklar mısın? diyorum..

    Göğe gözlerini dikiyor.Reis dediğin martının uçuşundan,cırık'ın(sumru)havadaki hareketinden,kanat çırpışından hangi balığın olduğunu bilir.Gökteki bulut,denizin dalgası her şey; onun balığın,havanın patlamasının ,yağmasının ,rüzgarın,lodosun,poyrazın habercisidir.Reis geminin pusulası demektir.

   Bugünlerdeki sürü halinde gördüğümüz yunusları soruyorum.Aklına geliyor.Bunu da yaz ki ;bilinsin diyor.

   "Çok eskide Demirel Hükümeti zamanı Karadeniz de yunus akını olmuş.Denizin üzeri gözükmüyor dolu.Kalkan ağı atanların ağları parçalandı.Bir gün balıkçıların olduğu kahveye bir şirket yetkilisi geliyor."Neden böyle suratlarınız asık diye soruyor?Anlatıyorlar dertlerini.

Benimle Ankara'ya gelir misiniz?

Geliriz.

Tamam elinize boş fileler alacaksınız.

Bunlar düşüyorlar Ankara yollarına meclise geliyorlar.Demirel yok,yardımcısı kabul ediyor.Dertlerini anlatıyor,"boş file ile eve gidiyoruz "diyorlar.

"Peki bizden istediğiniz nedir.?"

"Silahımız var,fişek istiyoruz,bir de yunusları vurabilmemiz için bize bir yetki.Ara ara temizleyelim,deniz biraz rahatlasın.Yetkiyi alıp dönüyorlar.

    "Adam, ama balığı bana vereceksiniz diye şart koşuyor.Bunlar yunusları vurup vurup ortadan kesip sahildeki kazanlara dolduruyorlar.Bu bir katliamdır aslında.Yunuslar denizin dengesini korur.Önlerine katar balığı getirirler.Bu gelen yunuslar da Ege'nin yunusları.."

   Ara sıra bende balığa çıktığımda dev deniz anaları görüyorum.Bizim çocukluğumuzda Kumla da deniz kenarında küçük küçük olurdu.Bir sopa ile dokunurduk,deniz kenarında su gibi olur,sakın dokunmayın diye tembih ederdi büyüklerimiz.

   "Balıklar deniz anası ile beslenir.Onlar amipli çoğalan ve bölünen canlılar.Hızla ürüyor ve kirli denizleri seviyorlar.Çünkü balık kalmadı denizde,onlar ürüyor,onları yiyecek balık azalıyor.Böyle giderse daha da tehlikeli bir boyuta gelecek.Ağlar balıktan çok deniz anası ile doluyor.Özellikle temmuz ayında artar.Erdek de bir zamanlar Japonlar deniz analarını ilaç sanayinde kullanmak için toplatmıştı.Sahilde kuruduklarında kum gibi olurlar..

   Haliç temizlendikten sonra akıntı ile sürüklenen çamurlu balçık halindeki su Marmara'ya sürüklendi.Deniz analarının salyalarına yapıştı.Denizin dibinde balçık şeklinde bir tabaka oluştu,ağlara,tekne altlarına yapıştı.1975 yılından sonra denizde görmeye başladığımız sarı su şeklindeki mikro organizmalar zehirli ve zararlı hücrelerdir.Hepsi balıklara zarar verir.

Sık sık balığınzyok olmasına neden olan ışık ile patlatma terimini soruyorum.

Samimiyetle cevap veriyor.

Yasak avlanma.

"Işığın altından çıkan göçebe balık şok olur,nereye kaçacağını bilemez.Balığın bu şaşkın halinden faydalanan balıkçı etrafını ağlarla kuşatır.Böyle giderse Marmara'da zaten yok olan balık nesli tükenir,balıksız bir havuz olur."

Birlikte yürüye yürüye Avcı gazinosundan ilerideki balıkçı barınağına gidiyoruz.

Bizim de kayığımız açıkta ve yer yok.Bu kayıkçılar için büyük sorun.Gemlik de yaşıyor sandal alıyorsun,kayığını bağlayacak yer,binip inecek iskele bulamıyorsun.

    Balık tutuyorsun balığını satacak hal Bursa da.Eski balık hali şimdi yok,kayığını bağlayacak iskele yok.Kapalı'ya liman yapıldı,orada büyük balıkçı tekneleri var.Gerçek balıkçılığı onlar yapıyorlar.Balık neredeyse oraya gidiyorlar.Gemlik de artık gırgır da kalmadı.Reisin zamanında kooperatifin üye sayısı 375 -400 civarıydı.Kapaklı ve Fıstıklı gibi büyük balıkçıların olduğu köyler Gemlik'e bağlıydı.

Şimdi 35 Kişi kadar kaldı diyor Gökhan bey.O da oranın yönetiminde.

Belki 25 yıldır balıkçı belgesi verilmiyormuş Gemlik de.Balıkçı kayığını satarken belgesini de satıyor.

   Eski kayıkların yer nedeni ile büyük paralara satılması.Gemlik deki sandallara yer yokken Bursa dan kişilerin gelmesi gibi bir çok sorunu var,kayık sahibi ve motorcunun.

    Balık,deniz ,balıkçı konu olunca konuşulacak çok şey var.Eminim ki sonraki zamanlarda yine görüşeceğiz.Gökhan bey'e bu güzel buluşmaya vesile olduğu için çok teşekkür ederim.

Son olarak "ne söylemek istersin "diyorum Süleyman kardeşime.

"Sait Reis'in oğlu olmak ölçüsü olmayan bir duygu.

   Bir gün oğlumla Fıstıklı Limanına tekneyle yaklaştık.O okula gitmek için otobüse yetişecek.Kıtı kıtına gelmişiz."Sen beni bırak koş arabaya yetiş" dedim.Bir adam geldi yanıma."Sen kimin oğlusun ?"dedi.Sait reis deyince ,tekneyi bırak bana, koş oğluna yetiş,ben bağlarım sonra gelir alırsın,"tanıyormusun" dedim.

"Dünyanın bin altınını bir kefeye koyacaklar,diğerine Reis'i,o bir yana dünya bir yana" dedi.

   "Ben nereye gidersem gideyim onun oğlu olduğum için gurur duyuyorum.Babamın yaptıkları hep karşıma çıkıyor,faydasını görüyorum.Emekliyim.Şu andan sonra kendim için istediğim bir şey yok.Tek istediğim balıkçı cemiyetinin birbirine daha saygılı davranması ve şartlarının iyileşmesi.

Ben bu sohbetten çok keyif aldım.Umarım sizler de beğenirsiniz.

    Adaletin terazisinde her zaman kilosundan ağır basan koca yürekli Reis'i saygı ve rahmetle anıyorum.Devrimin ışıkları yolunu aydınlatsın..

REYHAN ÇORUM.

KAYNAK.Oğlu Süleyman Aydın.

KAYNAK.ÇALAKALEM DERGİSİ.HASAN ÖZTÜRK.