• Pazar 13 ° / 6 ° Bulutlu
  • Pazartesi 14 ° / 7 ° Sağanak
  • Salı 13 ° / 7 ° Bulutlu


Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım

Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım

Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım

Ne zaman bir köy türküsü duysam

Şairliğimden utanırım

Şairim

Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum

Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim

Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm

B.Rahmi Eyüpoğlu.

HAYRİYE GÜREL İLE ANILARA YOLCULUK(2)

Bir önceki yazımızda Hayriye Hanımın annesinin Gedelek köyüne gelin gitmesinde kalmıştık.

"Köyümüzün yaşlılarının anlattıklarını masal gibi dinlerdim" diyor Hayriye hanım.

Onun masalına dönelim; bakalım hikayenin gerisinde neler var?

"Gedelek köyü 1513 yıllarında 17 hanelik,ipek böceği yetiştirmek üzere vakıf olarak kurulmuştur.Bu köy samanlı dağlarının eteğinde yemyeşil bir vadidedir.Kısa sürede gelişip güzelleşmiş ve komşu köyler tarafından çok sevilmiştir.Bursa ilimizin Orhangazi kazasına bağlı Yavuz Sultan Selim’in “ok kuburu” yapma vakfiyesi olarak kurulmuş şirin bir Türk köyüdür.

Babamın ailesi o köyün en eski ailelerinden.Rahmetli dedem Osman Efendinin erkek kardeşi Ömer‘’Müderris’’tir ve ilim yolunda geliştirmiştir kendini.Arada bir gelip misafir olur ağabeyi Osman Efendinin sofrasına. Evlenmemiş ve nerede oturduğunu da hiç söylememiştir aileye.Vakıa pek merak edende olmamış ya !..

Yine bir geldiğinde sofraya oturulmuş ailecek.Amca Ömer Efendi ;bağdaş kurmuş besmeleyle yemeğe başlamak üzereymiş,dedem Osman Efendi kardeşine birden," Yahu ağabey şöyle bir toplansan,  daha buraya bir tabur asker oturacak"demiş (gururlandığı çocuklarını ima ederek).İşte olanlar olmuş,amca Ömer kalkmış sofradan gidivermiş.Taa Konya’dan mektup yazmış abisine."Sığdınız mı artık?"diye.Rahmetli babaanne'ciğim hem üzgün,hemde nükte ile ikide bir söylerdi ,"Garip'in nerede metfun olduğu bilinmez"derdi.

Babam;Gedelek’li Osman oğlu Ömer,üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu.Ağabeyi Ahmet ,kız kardeşi Raşide, anneciği Adile Hanım.Lakapları "Efecikler".

Babaannem 15 yaşında,dedem de birkaç yaş büyük her halde,evlendiriyorlar bu iki çocuğu.Çok mutlu oluyorlar,üç evlatları oluyor ama hepsi 10 yıl sürüyor dedeciğimin bu yuvaya iştirak edişi.Bu on yıla neler sığdırmışlar neler!.. Ölüvermiş dedecik.Bir başına kalakalmış üç çocuğuyla Adile Hanım.Rahmetliye birçok evlilik teklifleri gelmiş tabi ama "Duvağım günü söz verdim evlenemem "demiş zavallı. Duvağı günü evlendiği gece imiş.25 yaşında dul kalmış tek bildiği şarkı gibi "Kaleden kaleye şahin uçurdum, ah ile vah ile ömrüm geçirdim".

Ah ile vah ile bir ömür 1954 yılında ölmüştü babaannem.

Dedem Osman efendi1897 de Dömeke savaşına çağırılmış.(Osmanlı,Yunan savaşı.)Bu savaşa tarihte 35 gün savaşı denilmiş,çünkü 35 gün sürmüş.2 Abdülhamit Ethem Paşa komutasıyla Yunan adalarındaki bir takım sıkıntılar sebebiyle savaş açmışız Yunanistan'a.Önce adaları almışız,sırayla Atina'ya doğru ilerlemeye başlamışız.Halil Rıfat Paşa'nın Atina kapılarına kadar dayanması Avrupa’yı ve Rusya’yı çok endişelendirmiş.Rus çarı 2. Nikola’nın ricası ile savaştan çekilmişiz.28 nisanda İstanbul antlaşması imzalanmış,büyük ve kolay bir zafer olmuş bizim için ama antlaşmanın maddeleri garip.Girit'i Hristiyan bir Valinin idara etmesi gibi,tabi daha sonra savaşarak aldığımız Girit tekrar Yunanlıların eline geçivermiş.Zavallı dedem savaştan dönmüş dönmesine, bu defa koleradan ölüvermiş.Babaannem üç çocuğu ile erkek kardeşlerinin himayelerine girmiş.Ben babaannemin torunu değil de,çocuğu gibiydim.Benden on yaş büyük ablam,iki yaş küçük kız kardeşim var.Kız kardeş gelince ben babaanneme düşmüşüm.O devirde bırakın tv'yi ,radyo bile yok herkeste.Bizim evimize1952 yıllarında radyo gelmişti,hatta salı günleri Gemlik'in pazarıdır.O gün köyümüzden gelen köylülerimiz radyonun sesinden ürker, kadınlar başlarını örterler,çocuklar analarının feracelerinin altına saklanırlardı.Ben şımarık şımarık radyonun sesini  açıp bangır bangır heyecanın dozunu artırırdım hınzırca.Soğuk kış geceleri babaannemin akrabaları gelirdi oturmaya,illa onlara ya masal anlattırır, yada o seferberlik yıllarının dehşet dolu maceralarını bıkmadan tekrarlatırdım.

YUNAN İŞGALİNDE GEDELEK..

Adile Hanımın büyük oğlu 16,küçük oğlu 14,kızıda 12. Oğullar ne asker olacak ,nede anasının eteğinde olabilecek yaştadır.Mizacı gereği biraz bıçkınca olan Ömer'i muhtarın(Muhtar Osman) tellal bağırtarak teslim olmaları,köylerini basan Yunan askerlerine zorluk çıkartılmaması yönündeki o acıklı anonsu çılgına döndürür.Hemen köyden kaçarak uygun bir tepeden köyün akıbetine çaresizce tanıklık eder.Çocuk ruhu başka bir şey idrak edemez.

Daha önceden komşu köyü olan Benli'de yaşayan  Ermeniler ,köyde ipek böcekçiliği ve zeytin bahçelerinin bakımında kuşaklar boyu Gedelek’teki Türklerle birlikte çalışmışlar. 1915’teki tehcir olayları esnasında da bu durum hiç değişmemiş,dostluk devam etmiştir. Ama ne yazık ki !Yunan’ın Gemlik'in ve köylerinin işgali ile komşu Ermeni köyleri Türk köylerine karşı birden bire vahşi ve insanlık dışı saldırılarına başlamışlardır.Benni de yaşayan Ermeni köylüler "Biz sizi koruruz" diye köydeki bulunan silahları topluyor ve bu şekilde Gedelek köyü savunmasız kalıyor.

Bu durumda Yunan askeri aniden köye yayılıyor.Yan mahallelerden birine bir masa koyup ,bütün kadınlara takılarını bırakırlarsa köyden çıkmalarına izin vereceklerini söylüyorlar.Zavallı babaannem kızı Raşide'yi yanına alıyor, kızcağızın yüzüne gözüne karalar sürüp çirkinleştirerek sıraya giriyor,koltuğunda Kur'an-ı Kerim.Önceden bütün mücevheratını pamuklu hırkasının içine dikerek kurtarmayı düşünüyor ama sonra Yunan askerlerinin kadınların koyunlarını filan mıncıkladığını görünce,hırkasını çıkarıp atıveriyor oradaki bir tavuk kümesine.Artık sıra gelmektedir ve zavallı sürekli okuyup üfleyerek Allah'tan  yardım istemektedir.İşte o sırada Yunan askerinin dikkatini babaannemin koltuğundaki KUR'AN-I KERİM çekiyor.Asker Kur'an-ı Kerim'i bir hışımla şöyle bir çekip sallıyor ve yere bir mecidiye para düşüyor.Asker eğilip paraya uzandığında, babaannem ve kızı Raşide seğirtiveriyorlar tepelere doğru, nefessiz kalıncaya kadar koşuyorlar. Durakladıklarında çöküveriyorlar bir çalının dibine,şükür ki; yan çalının dibinden diğer bir köylü komşu ve daha başkaları çıkıyor.Birlikte daha tepeye varamıyorlar henüz; köyden silah sesleri ve dumanlar yükseliyor.

Askerler “Gedelek'i bize bırakın, biz yakacağız” deyip köye el koymuşlar,dediklerini yapmışlar.

Olanlar olmuştur, zalim gözü dönmüş Yunan askerleri tutabildikleri köylüleri camiye doldurup ateşe vermişlerdir. Köy meydanında direnmeye kalkan bazı milliyetçi kahraman köylülerimizin karnı süngüyle deşiliyor,rahmetli akraba ninelerimiz,köylülerin besmeleyle dışarı fırlayan bağırsaklarını avuçlayarak içeri sokmaya çalıştıklarını göz yaşlarıyla anlatırlardı.Korkuyla evlere saklanan gurup gurup köy halkı topluca şarapnel parçalarına maruz kalıp, pek çoğu şehit olurken,yaralı olanlarda ne sıkıntılarla kaçabilmişlerdir.

Ailemizden çenesine şarapnel isabet eden "süt nine" diye hitap ettiğim babamın teyze kızı Hatice hanımı çok severdim.Bu hikayeleri ne kadar anlatmak istemese de; defalarca anlattırmışımdır.Çok hazin bir hikayedir çenesiz Hayriye teyzenin hikayesi.

Hacı Osman'ın evine doldurulan ve pencereden atılan bombayla hepsinin şehit edildiği köylülerden yalnız 10 yaşlarındaki Paslıoğulları'ndan Hayriye isimli kendisini çok iyi tanıdığım bir kız çocuğu kurtuluyor.Hayriye (ERDEM) yanı başındaki annesinin beyninin parçalanarak öldüğüne şahit olmuş,kendisi de çenesinin el bombasından parçalanıp kopmasıyla ağır yaralanmıştır.Evde katledilenler ;Sara'nım, Halime Hanım, Hatice Hanım, Mustafa oğlu İsmail Kavas,Mustafa oğlu Ahmet, Maraz Ömer'in Salih,Hafız Paslıoğlu ,Hasan Köseoğlu ,Halil ve 35 ,40 kişi şehit olmuş.Tek yaralı kurtulan minicik Hayriye.

Ermeniler köyü yağmaladıktan sonra evlerin tamamını ateşe vermiş ve köyde ağır yaralı Hayriye’den başka kimse kalmamıştır. Küçük ve yaralı kız köy hamamı taştan olduğu için yanmayan tek yapı olduğundan gece hamamın içine sığınıp gündüz su birikintisinden ayakkabısının içine su doldurup (su su diye) inleyen yaralılara su taşımıştır.15 gün kadar sonra köye dolaşmaya gelen yağmacı bir Ermeni onu at arabasına bindirip Kumla Camisindeki mülteci olan Türkler'in,yani Gedelek ve civar köylerden kaçıp camiye sığınanların yanına götürmek için almış ve ama Açmalar Mevkisi'nde birden kızı saçlarından tutarak kara diken öbeğinin içine fırlatıp atmış ve orada kızcağızı bırakarak gitmiştir. Çalıların içinde 3 saat kadar acı içinde kıvranırken yine yağmacı bir başka Ermeni onu dikenlerin içinden çıkartıp, dikenlerini temizleyip at arabasına battaniyenin altına yatırmak suretiyle Kumla’ya getirmiş, caminin minaresini gösterip “Sizinkiler orada hadi git deyip” göndermiş, camideki mültecilerin içinde akrabalarıyla buluşup ölmekten kurtulmuştur.

Salı günleri gene pazara gelenler arasında Hayriye'de var.Ben büyük bir merakla ille de onun çenesini görmeye çalışırdım ama katiyyen buna muvaffak olamadım.Bembeyaz bir örtüyle burnunun hemen altından sarmalar yüzünü ,asla göstermezdi çenesini.Garip biraz sesi burnuna vererek konuşur ,yemek yemesi icap ettiğinde bir kenara çekilip arkasını dönerdi . Ben o kadar kolladım, mümkün değil ,zaten annem benim niyetimi anlayınca hemen bana bir iş buyurup unuttururdu konuyu.Zavallı kadın hiç evlenmeden, kız olarak 1972’de 64 yaşında vefat etmiştir.

Bir Hacer teyzem vardı Eğrekli Osman Amcanın eşi.Ne güzel anlatırdı eskileri ,en çok onun anlatımından zevk alırdım.O mahşerde yalnız kalmış ana, baba ,kardeş ,konu komşu.Herkes kendi başının derdine düşmüş.Bu da zavallı rastgele bir evin avlusuna atmış kendini korkuyla ve avlunun derinliklerinde bir zeytin küfesi geçirmiş başından aşağı çömelmiş olduğu yere kaderine razı.Küfenin arasından gözü tetikte kalbi ağzında beklerken kapıdan içeriye iki Yunan askeri girmiş.Kalbi sanki durmuş ,doğru merdivenlerden yukarıya çıkmışlar bu askerler, bir müddet ayak seslerini duymuş, sonra itişerek inmişler merdivenlerden, ellerinde yatak yüzü varmış sadece.

Yatak yüzü mavi beyaz çizgili imiş.Çünkü, sonra bir fasulye sırığına bağlı şadırvanda görmüş o yatak yüzünü,Yunan Bayrağı niyetine kullanmışlar.Sonra Hacer teyze kaçamamış köyünden, köy yakılıp yıkılıp Yunanlılar tarafında terk edilince, tepelerden köylerinin akıbetini gözleyen köylüleri tarafından himaye edilmiş.Bu Hacer teyzemin üç çocuğu vardı.Ahmet abi,Yaşar abla ve Ruşen abi hatırlıyorum ,hepsinin ölmüş olduğunu öğrendim.

Evimize gelen herkesin bir hikayesi vardı.

Babaannem kızıyla birlikte köylüleriyle beraber ne maceralardan sonra ta Selimiye kışlasında buluşmuş diğer yavrularıyla.Kaç günde varmışlar, nasıl gelmişler hep karıştırırdı rahmetli.Orada devletin korumasındalarmış artık. Çarşaflardan odalar bölmüşler sıra sıra.Zaman nasıl akıp geçmiş oralarda, her geçen gün sonlarının ne olacağını bilmeden,akışına bırakmışlar yaşantılarını.Hatta  küçük aşklar bile yaşanmış köyün güzel kızı Ülfet ile yeni yetme Hafız bakışıvermişler safiyane .Çarşaflardan onlara  bir bölme yapıp everivermişler çabucak.

Hayriye Hanımın anılarına zaman zaman yer vereceğiz.O  yazmaya ve bize Gemlik'i anlatmaya devam edecek.

Gemlik'de Lise Caddesi'ndeki yanmış çınarı gösterdi bize.Üzerinde bir halkadan bahsetti ve papaz,evi,kilise yada Rumlardan kalan bir bina tam adlandıramadığımız yerlerde dolaştık birlikte.

Teker teker anlattı evlerin tarihini,çınar ağacı hakkında bildiklerini.

Yine Rumlardan kalan bir demir vardı ve üzerinde tamamı silinmemiş yazılar.Bu ağaca fener asarlarmş.Burası sınırmış.Üst kısım Türklere daha aşağılar Rumlara aitmiş.

Kimi evlerin altından fırınlar,dehlizler,çanak çömlekler,at bağladıkları evler,neler neler çıkmış.Mahalleli anlattı evlerinin yerinden çıkanları.

"Okula giderken bu evlerden birine girdim kemerli kilise gibi bir yerdi içinde oturan bir aile vardı.

Biz az aşağıda çınarlı kahvenin olduğu yerde kilise'de gösteri yapılırdı ,Hayri Küçük,Osman Obuz Tiyatrosu gelir,iki sıra öğrenciye gösteri yaparlar,"Biz Çamlıcanın üç gülüyüz ile başlayan eseri oynarlardı "diyor Hayriye Hanım..Gemlik de anıları çok.

Gemlik'i bırakıp Gedelek'e dönersek,

Birde okuduğumuz hikayeler var.

Gedelek en büyük katliamlar yaşamış köylerden biri.

Yaşayanlar anlatıyor.

Şadırvan denilen kahve önünde Kavaslar eşrafından Bekâr İsmail lâkaplı 55 yaşındaki Gedelek’li, abdest almaktayken Benlili Agob’un bir Türk kadınına tecavüz etmesine mani olmak için “Bizlere yaptığınız eziyetler artık yeter” diye çıkışınca, daha sözü bitmeden köy meydanında ensesine baltayla vuran Benlili Ermeni Agob İsmail’in başını gövdesinden ayırmıştır. Şehit İsmail Efendinin başı şadırvan önünde yokuş aşağı yuvarlanmaya başladığında köydeki kadın ve çocuklar katliâmdan kaçmak ve kurtulmak için civar tepelere doğru koşmaya başlamışlar. Bu esnada balta ile kafa kesen Benlili Ermeni Agob, yakınındaki Yunan askerinden aldığı tüfekle Kaymakçı bayırında kaçmakta olan “Sarı Kız” lâkaplı iki yıllık evli ve kucağında 2 yaşındaki Ali isimli oğlan çocuğu olan Nalbantların gelinini arkadan ciğerinden vurmuştur. Yere düşen genç kadının kucağındaki yavrusunu bile korkudan köylü kadınlar ancak saatler sonra alabilmiştir. Nalbantların Ali olarak anılan bu bahtsız çocuk 50 yaşında Çeltikçi köyünde 1969 yılında vefat etmiştir. Ama genç kadının iki gün vurulduğu yerde can çekişerek ölmesine ne yazık ki müdahale edilememiştir. Çünkü artık köy içinde tam bir Ermeni terörü esmeye başlamıştır ve halk evlerine gizlenmiştir.

Savaş zorunlu ve kaçınılmaz olmalıdır, milletin hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça, harp bir cinayettir. Mustafa Kemal Atatürk

HAYRİYE GÜREL'İN ANILARI.

KAYNAK.Turgay TÜFEKÇİOĞLU / Orkun Dergisi

RERHAN ÇORUM.