• Cumartesi 17.3 ° / 11.7 ° Light rain
  • Pazar 14.1 ° / 12 ° bulutlu bulutlar
  • Pazartesi 17.4 ° / 11.3 ° kırık bulutlar


GEZİ NOTLARI..MİSİ- GÖLYAZI- KARAAĞAÇ.(3.EKİM.2021)

GEZİ NOTLARI..MİSİ- GÖLYAZI- KARAAĞAÇ.(3.EKİM.2021)

GEZİ NOTLARI..MİSİ- GÖLYAZI- KARAAĞAÇ.(3.EKİM.2021)

Derneğimizin başkan yardımcısı Nuran Işık ile köylerde yaptığımız araştırmalarımız, söyleşiler bir hayli ilgi çekti ve arkadaşlarımız "Gittiğiniz yerlere bizler de gitmek istiyoruz "dediler. Böyle başladı pazar gezilerimiz. Elbette önceliğimiz Gemlik köyleri. Ben civar köyleri biliyorum. Bizim dağ köylerimiz daha çok piknik için uygun, çok güzel mesire yerleri var, fakat bazısında bakkal bile yok. Grubumuzda bazı arkadaşlarımız sağlık nedeni ile daha düz yerleri tercih ediyorlar, biz de onları geride bırakmak istemiyoruz. İnşallah ilkbaharda kır (piknik) gezileri düzenleyerek Gemlik köylerini de tanıtmaya çalışacağız. Farkettik ki birlikte çok güzel vakit geçiren kocaman bir aile olmuşuz...

Bu pazar neler yaptık, nerelere gittik? Bizimle gelemeyen Gemlik Haber Gazetesi takipçilerimi de unutmadım elbette. Hadi gelin, kısa kısa bu seyahati sizlerle de yapalım. Ben anlatayım siz hayal edin. Tüm fotoğrafları görmek isterseniz (T.C Reyhan Çorum- Facebook albümlerimde). Beğenirseniz gidin, görün hatta arzu ederseniz tekrar gitmek isteyen arkadaşlarımızla birlikte yapacağımız yeni yolculuğumuzda sizde bizim aramıza katılın..

Kumla(8-8.30) ve Gemlik(8.45) yolcularımızı alarak Misi köyüne doğru çıktık yola. İlk durağımız Nilüfer Belediyesi'ne ait Misi köyü..

"Misi köyü 2000 yıllık bir tarihe sahip çok eski bir yerleşim yeri. İlk adı MYSİA . Milattan sonra 183 yılında Alex adlı bir keşiş, seksen beş kişilik bir maiyetiyle Hıristiyanların öncüleri olarak İnkaya ve Misi köylerine yerleştikleri, “Konsül”ün toplanarak İncil tartışması yapıldığı tarihi kayıtlarda mevcut. Bugün kalıntılara rastlanılan manastır civarında İncil’in bir nüshasının gömülü olduğuna inanılır. Bu kalıntılar dolayısıyla bölge Hıristiyanlar için de önem taşımaktadır. Bursa’nın merkezine 12 kilometre uzaklıkta olan ve ziyaret edenleri tüm doğallığıyla karşılayan Misi Köyü; asma yaprağı, misket üzümü, pekmezi ve şarabıyla çok ünlüdür. Misi’de şarapçılık eski bir geçmişe sahiptir. "Misi Şarapları" yalnızca bu yörede yetişen ve özel bir aroması olan misket üzümünden yapılmaktadır. Ayrıca bu üzümlerle yapılan pekmezin de oldukça sağlıklı olduğu söylenmektedir. Bursa’ya önemli ekonomik gelir sağlayan ipekçilik, yerleşim alanlarının da buna göre şekillenmesini sağlamıştır. Buna bağlı olarak Misi evlerinin geniş sundurmaları ipek böcekçiliğine göre inşa edilmiştir. Osmanlı mimarisini yansıtan Misi, 1989 yılında kentsel sit alanı ilan edilmiş olup koruma altına alınmıştır. "

Misi köyünün girişinde şarap imalathanesini gördük fakat artık depo olarak kulanılıyormuş. Köyün şarapçılık, kozacılık gibi özelliklerinden bahsediliyorsa da, köy şu anda kahvaltı turizmi ve köyde açılan müzeler ile daha çok turistlerin ilgisini çekiyor. Nilüfer çayının kenarında restoranlar var. Hatta bazıları masalarını derenin içine koymuş. Çünkü dere artık oldukça sığ. Derenin içi temizlenerek daha güzel hale getirilebilir ama köprünün olduğu yer bile bir hayli bakımsız.  Araştırdığım ve daha önce de gittiğim "Karşıyaka Restorant" sizlere tavsiye edebileceğim, hem hizmet, hem fiyat , hem de konum olarak tercih edebileceğiniz bir yer. Dere kenarında masalar dört kişilik. Yola sandalye ilave etmek istemiyorlar. Önce nedenini anlamadık ama bu yol araç geliş gidişine açık. Vardır bir nedeni de, yine de olmasa daha iyi. Genelde gruplara rezerve yapmıyorlarmış ama beni kırmadılar, iki aracımıza Bursa'da eklenen misafirlerle birlikte 60 kişiyi aynı anda kahvaltı ettirdiler. Restoranın kışlık yeri mevcut. İçerisi eski eşyalarla otantik ve güzel. Tüm arkadaşlarımız çok beğendi ve güzel bir kahvaltıdan sonra bir grup müze gezmeye, bir grupta köyü dolaşmaya ayrıldı.

Şinasi Çelikkol'un büyük gayretleri ile oluşan Karagöz Müze Evi köyün biraz tepesinde. Şinasi Bey Bursa'nın değerli bir ailesine mensup. Erdinç Çelikkol hocamın da yeğeni. Kapalı çarşıda antikacılık yapıyor ve Karagöz'ü yaşatmak için büyük emek sarfediyor. Burada Karagöz gösterileri de yapıyorlar. Mutlaka gidip görmelisiniz. Ayrıca halam Bengi Çorum'un arkadaşı olması nedeni ile de, ön görüşmemiz ve sonrasında bizlere gayet ilgili davrandılar.  Bursa da eskiden her evde asılı olan Atatürk'lü duvar halıları önünde fotoğraf çektirdik ve yine Şinasi Bey ricamı kırmadı benimle fotoğraf çektirdi. Onunla yaptığımız sohbeti daha sonra yayınlayacağım. Annesi ve teyzesi Sunğipek Fabrikasında çalışmış. Belediye Başkanımız bir konuşmamızda " Sunğipek'den kim kaldı ki !" demişti ve Sunğipek kitabımıza sıcak bakmamıştı ama, biz kitap bitti dedikçe hala her yerde karşımıza farklı hikayeler çıkıyor.

Karagöz müzesinin yan ara sokağında köyün girişimci kadınları sıcak lokum ve cevizli ekmek çıkarıyor. Bizdeki gibi hazır kahvaltı ver,  fırına ekmeği yaptır, meydanın ortasında yer ver, gibi değil. Giysilerinden tutun davranışlarına kadar oldukları gibiler. Arayan tepeye kadar çıkıyor. Kapılarının önündeki sergide kendi yaptıkları ekmek ve çöreklerin dumanı üstünde, geldiği an bitiyor, kendi ürünleri her şey.

Çocuk müzesi ve fotoğraf müzesi de yine ziyaretçilere açık. Ben fotoğrafın evrimini  makineleri hayranlıkla seyrettim. Sanıyorum gösteri de yapılıyor. Tekstil müzesi, kozadan ipeğe, dokumaya ve dokuma makinelerine kadar olan evrimi sergiliyor. Daha geniş ve en yakın bir zamanda, tekrar giderek burada bir gün geçireceğim. Sizlere de tavsiye ederim sonbahar da Misi'ye gitmeli, restore olmuş evleri de görmelisiniz.

Saat 1'e doğru Gölyazı'ya hareket ettik. Bizim gezilerimizde güzergahlar belli ama şurada duralım, şurayı da görelim dediğimizde kırmıyoruz kimseyi. Tabi bu ulaşımda seçtiğimiz seyahat araçlarımız ile ve şöförlerimizin sabrı ile de ilgili. Gölyazı yolu üzerinde yeni açılan Çikolata Müzesi ve tesisleri görmeden geçmeyelim dedik..

Müzede çikolatadan yapılan tarihi ve doğal değerlerinin yanı sıra siyaset, sanat, spor gibi alanlarda ünlü olan isimlerin portreleri de yer almakta. Uzun yıllar Belçika’da yaşayan ve katıldığı Çikolata Yarışması’nda birinci olan Mesut Kırımlı, Safranbolu, Milas-Bodrum ve Bursa müzeleri ile Türkiye’nin ilk ve tek el yapımı çikolata fabrikasını kurmuş, 8 ton Belçika çikolatası kullanılmış.

Müzeye girişte sizden 20 lira alıyor, bir bihter çikolata veriyorlar. Ben rica ettim tur olunca müzeye giriş parası almadılar, zaten oldukça fazla alışveriş yaptık..Fiyatlar biraz pahalı ama güzel, çeşit bol. Kahve çeşitleri var. Klasik Paketler 20 lira. Size sunum yapıyorlar. Kafeteryası, yemek restoranı mevcut. Servis ağır, personel az, kasada kuyruklar oluşuyor ve yoğunluktan yanlışlıklar olabiliyor. Yine de bir kez olsun mutluluk hormonu çikolata ile yakınlaşmanızda ve oluk oluk akan çikolataları görmenizde yarar var. Sembolik olarak yaptıkları Bursa'nın simgeleri çikolata'dan eserleri daha da arttıracaklarmış. Özellikle Araplar ilgi gösteriyor. Yine Bursa ve civarı, yoldan geçenlerce ilgi ile ziyaret ediliyor. Tahtanın üzeri kaplama yapılmış. Tophanenin yükseltisine çikolata yetmemiş üstü boş kalmış, o zaman üstü kaplama olduğu anlaşılıyor.  Şekerim var, rejimdeyim diyorsanız  diyet çikolata alabilirsiniz. Kimine 10, kimine 12 liraya verdikleri küçük çikolatalarla nefsinizi bastırabilirsiniz.

Aldığımız cevizli çörek, köy ekmeği, sebzelere; kahve ve çikolata da eklendi otobüsümüze binerek hareket ettik..

Gölyazı çok sık fotoğraf çekmek için gittiğim bir yer. Derin bir yarımada üzerine kurulmuş M.Ö 6. yüzyıla dek uzanan antik bir yerleşim yeri.

"Gölyazının antik adı, bugün Orhaneli Çayı (Kocaçay) dediğimiz antik Ryndacus ırmağından kaynaklanan “Apollonia ad Rhyndacum”dur. Apollonia eski çağların ışık tanrısı idi. Antik çağlarda Anadolu’da kurulmuş “Apollonia” adlı dokuz kent olduğu bilinir. Bu adın diğer kentlerden ayrılabilmesi, için Apolyont (Uluabat) gölünü besleyen Aizonai (Çavdarhisar) çevresinden çıkan Rhyndacus denilen ırmağa atfen konduğu kaynaklarda belirtilir.

Roma çağında gelişen Gölyazı, Bizans döneminde daha çok dinsel içerikli eserler kazanmıştır. Bugüne dek sürekli arkeolojik kazılar gerçekleştirilmeyen bölgeyle ilgili bazı bilgiler burada bulunan sikkelerin incelenmesi ile elde edilmiştir. Bölgede, M.Ö. 1. yüzyılda Apollonia’da kerevit kabartmalı sikkeler darp ediliyordu. Bölgede bol miktarda Bizans imparatorluk sikkeleri de bulunmuştur. 1303 Dimboz zaferinden sonra Kite (Ürünlü) Tekfuru’nun topraklarını alan Osman Gazi, Gölyazı Bölgesini de Türklere açmıştır. Hem bölgede, hem de Uluabat Gölü üzerindeki adalardan Alyos ve Manastır adalarında Bizans döneminden kalma ören yerleri vardır. Halk arasında “Deliktaş” olarak anılan ve su kemeri olduğu tahmin edilen bir yapı ile “Taş Kapı” diye adlandırılan antik kale kalıntılarının yanısıra, Kız Adası’nda bulunan Apollon Tapınağı’nın kalıntıları, antik tiyatro kalıntıları, yarımadanın çevresinde kalıntılarına rastlanan surlar, 19. yüzyılda burada yaşayan Rum azınlık tarafından yaptırılan Hagios Georgios Kilisesi ve Manastır Adası’nda kalıntıları bulunan Hagios Konstantinos Manastırı Kilisesi bölgenin en ilgi çekici tarihi kalıntılarıdır. SİT alanı ilan edilerek koruma altına alınan bölgede ayrıca, yapılış tarihi bilinmeyen tarihi bir cami ve hamam bulunmaktadır. Bugün “ağlayan ağaç” adıyla anılan ve Gölyazı'nın yarımadayla bağlantısını sağlayan köprünün başında bulunan 750 yıllık çınar da görülmeye değer bir doğa harikasıdır.

Gölyazı, Türklerle Rumların ortak tarihi açısından önemli özelliklere sahiptir. Eski bir Rum köyü olan ve bugün daha çok mübadele ile Selanik’ten göç edenlerin yaşadığı Gölyazı, Osmanlı döneminde Türklerle Rumların bir arada yaşadığı ve Rumların çoğunlukta olduğu bir yerleşim merkeziydi. 1924 yılında mübadele anlaşması ile gelen Türk göçmenler, Gölyazı ve çevresi ile uyum sağlamışlar, çalışkanlıklarıyla çevre kültürünü geliştirmişlerdir. Tamamı SİT alanı olan ve bağlı olduğu ilçeye adını veren muhteşem nilüfer çiçeklerine ev sahipliği yapan Uluabat Gölü, 2–4 metre arasındaki derinliği ve puslu havasıyla farklı bir görüntü yansıtır."

Eğer fotoğraf çekmek istiyorsanız ve tarihe meraklıysanız Gölyazı'ya mutlaka gitmelisiz. Turlarla çok zevkli olabilir ama bizim de yaptığımız gibi günlük turlar burayı tamamen gezmek için yeterli değil. Gölü tamamen dolaşmak, hatta yukarıdaki kiliseyi, eski evleri görmek, surları yakın görmek  mümkün olmuyor, geniş zaman lazım. Oraları görmeden asıl yerleşim yeri olan Gölyazı'yı görmüş olmuyorsunuz. Tıpkı Gemlik'te olduğu gibi Gölyazı da da surların üzerine yapılmış evler görünce ister istemez bir kıyaslama yapıyorsunuz. Ve tabi gün batımını seyredebilmek için akşam saatlerini kaçırmamalısınız.

Kalabalıktan hoşlanmıyorsanız hafta sonu asla gitmeyin. Köyün meydanındaki Gemlikli Emel Hanıma ait fotoğrafçı dükkanı tam merkezde. Papağanı ile birlikte Gölyazı Hatırası çekiyor . Papağan bile bunalmış, çınarın tepesine kaçmıştı. O kalabalıkta onu ancak itfaiye indirebildi. Pazar günü hem otopark parası alıyorlar, hemde araç içeriye sokmuyorlar. Pazartesi günü gelinimle Gölyazı ve Karaağaç'a tekrar gittik. Aracımızla içeriye kadar girdik. Sanki terkedilmiş  gibiydi. Hava nefis, istediğiniz gibi fotoğraf çekin, istediğiniz yerde oturun. Gölyazı'ya ayak bastığınız yerde teknelerle sizi adaya götürmek için hemen yanınıza geliyorlar. "Hem ada turu yaptıralım, hemde sizi ağlayan çınara bırakalım" diyorlar. Kişi başı 15- pazarlıkla 10. Aslına bakarsanız dün kulağımla şahit oldum. Zaten tekne turu kişi başı 10 kira. Bilmeyince anlaşılan tutturabildiğine fiyat istiyorlar. Kayıklar 5 kişilik. Eğer yürüyebiliyorsanız bence geze geze girin, kilise yol üzerinde. Her ev önünde çeşitli satıcılar ve çeşit çeşit reçellerin, pekmez, sirke, gözleme, pişi( bir iki yerde) yapıldığı ve sergilendiği yerler göreceksiniz. Bu yolun altında kayıklar, ördekler, hatta leylekler de oluyor ama turlarda görmeniz zor. Ben tüm günümü ayırarak adeta her yerini geziyorum. Meydanda ağlayan çınar etrafı tamamen yiyecek sektörü olmuş.  Ağacın “ağlayan çınar” adını almasının nedeni, haftanın bazı günlerinde gövdesinden akan kırmızıya yakın sıvı. Hangi tarafa gitseniz yine aynı noktaya dönersiniz. Bir yer ancak bu kadar şahane bir yerken, ticari anlayışla bu kadar bozulabilir. Ben olsam içeriye hiç araç sokmam.Onun yerine yürüyemeyenler için başka alternatif düşünülebilir. Bazı yürüyemeyen arkadaşlarımız ne yazık ki indiğimiz yerde oturmak zorunda kaldı. Aç kalma sorunu yok. Bu köyün kadınları her yerde el ürünü gözlemeler açmakta ve satmakta.  Aynı Gemlik gibi konulan o koca koca taşlar sayesinde gölün içinde kalan ağaçlar ne yazık ki bu özelliğini yitirdi. . Hatta köprünün altından geçen kayık ve gondollar da yok. Köprünün altı dolmuş, araç park yeri olmuş. Tarihi surlar neyseki duruyor. Yer yer sur kalıntıları  görebilirsiniz. Göl balığı seviyorsanız satış yeri ve balık restoranları mevcut. Bir kere olsun  mutlaka kayık turu yapın, ama özellikle binerken yakından götürmesini isteyin. Sazların arasından; özellikle Nilüfer mevsimi ise gitmek, sizde unutamayacağınız bir anı bırakacak. Gölyazı deyince elbetteki ilk aklıma gelen sandallar oluyor, tıpkı eski Gemlik'in sandallarını , motorlarını unutamadığımız gibi.

Uzun zamandır görmediğim ama çok görmek istediğim bir yer vardı. Karaağaç(Leylekler Köyü). Uzun bir gezi olmasına rağmen bu köyü programa aldık. Gölyazı yolundan saparak eski Karaağaç'a gidiyorsunuz. Gölyazı'nın ilk hali gibi. Nispeten pazar günü bir hareket vardı. Pazartesi gittiğimizde köyün kahvesinde oturan beyler bile, bunlar burada ne arıyor gisinden şaşkınlıkla baktı. Pazar günü köyün girişinde meydanda durduk. Bir yanda önce farkedemediğimiz müze ve gözlem evi var. Karşıda köy kadınları Dernek kurmuş, oturmuş gözleme açıyorlardı. Müze çok güzel. Bu yörede ölmüş hayvanların içleri doldurularak hazırlanmış.  Ölmüş olan ya da avcılar tarafından kaçak olarak vurulmuş hayvanlar, işlemden geçirilmiş ve bu müzede sergileniyor. Müze için özel olarak hiç bir hayvan öldürülmemiş. T.C Tarım ve Orman Bakanlığı ve Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğünce açılmış bir müze. Ücretsiz gezebiliyorsunuz. Müzedeki görevli bizimle çok ilgilendi. Çok güzel düşünülmüş..

Leylek yuvaları boş, çünkü leylekler göç etmiş. Şubat sonu, Mart ayında  hepsi gelmiş olacak. Ayaklarına takılmış çip sayesinde şimdi neredeler yavrular takip edilebiliyor. Onlar gelmeden itfaiye ile yuvalar temizleniyor.  Ulubat gölü hem nilüferleri, hem balıkları hem çeşitli kuşlar açısından koruma altına alınmış..Mayıs ayındaki festivale inşallah hep birlikte gideriz..

Eskikaraağaç veya Karaağaç Köyü olarak da bilinen köy Bursa Karacabey’e bağlı Uluabat Gölü‘nün (Apolyont Gölü) kenarında yer alan şirin bir köy. Eski dönemde köyün bir tarafında Türkler bir tarafında Rumlar birlikte yaşarlarmış. Köy nüfusu mübadele sonrasında azalmış. Şimdilerde köyde 50-60 hane ve yaklaşık 300 kişi yaşıyormuş.

Köy en çok leylekleri ile ünlü. Her yıl bahar aylarında buraya leylekler göç ediyor ve havalar soğuyana kadar burada kalıyorlar. Mayıs ayları arasında köyde yuva yapmaya koyulurlar. Son dönemde köye Leylek Köyü de denilmekte. Köy halkı leylekler konusunda oldukça duyarlı. Leylekler için özel yuva bölgeleri yapılmış ve leylekleri koruma altına almışlar. Leylek Köyü’nde sayıca çok fazla leylek yok, yılda sadece 30 veya 40 leylek geliyormuş. 2011 yılında Avrupa Tabiat Mirası Vakfı tarafından Avrupa Leylek Köyü seçilmiş. Avrupa’nın leylek köyleri ağının Türkiye’deki tek temsilcisi Eski Karaağaç Köyü. Türkiye’de de leylek gözlemi yapılan ilk ve tek köy. Köyde yaban hayatı gözlemlemek için bir gözlem kulesi yapılmış. Ayrıca bir de gözlem evi inşa edilmiş.

Meydanda köylü kadınlar yetiştirdikleri sebze ve kabakları satıyor. Su kabakları çeşitli şekillerde.. Aşağıya inen yol sizi göl kıyısına götürüyor. Köprünün üstünde kafeteryada yine gözleme yeme ve çay içmek için yer var. Burada da sazların arasında kayıklar, iskele ve kayıkçı mevcut.  Yaren Leylek'in babası Adem amca ile roportaj yaptım. Adem amca artık meşhur olmuş. Gerçi orada başka bir motorcu bayan bu işe bozuluyor ve asıl o leyleği ben besledim diyorsa da, Balıkçı ve Leylek hikayesi artık yurt dışında bile duyulmuş, hatta filmi ödül almış...Birlikte fotoğraflarını çekmek için fotoğrafçılar sabah 6'da geliyormuş.  Bu hikayeyi de bir sonraya bırakacağım çünkü ben sizlere daha asıl görmenizi istediğim yeri ve orayı işleten kişileri  anlatamadım.

Pazartesi az ileride bir yer keşfettik; açıktı, göl kenarında kahve içtik. Burası bir restorant aynı zamanda. Balık, et her şey var. Çalışan bayan güleryüzlü, o da bize bir şeyler anlattı..

Turumuzda Bursa'dan gelerek Misi'deki kahvaltımıza katılan amcamın kızı ve eşi Şaban Yalazı; bir yeri mutlaka görmemizi tavsiye etti. Leylek Köy Göl Evi Doğal Yaşam Çiftliği. Şaban Yalazı Karacabey'li. Almanya'da ateşelikteki görevinden geldikten sonra Bursa'ya yerleşti. Karacabey ile ilgili çıkardığı araştırma kitapları Karacabey tarihine ışık tutmakta. Bu aile ile tanışıklıkları da bu kitaplar sayesinde oluyor. Leylek evi  aslında Dr. Bülent Kayhan'ın çiftliği. Eşi de kendisi de doktor. Kızı Gülin Kayhan Japonya'dan döndükten sonra burayı kahvaltı turizmine açmak istiyorlar. Pandemi nedeni ile erteledikleri bu plan artık yeni yeni hayata geçmekte ve Bursa, Karacabeylilerin hatta dışarıdan gelen misafirlerin uğrak yeri olmaya aday bir yer. Gülin Hanımın kız kardeşi ve eşi de yine çiftlikteler.

Yoldan kısa görüşmemizde sadece beni ağırlayacaklarını sanmışlar. O kadar sıcak ve samimi bir sesti ki telefondaki, ben Şaban Bey turdan bahsetti sandım. Karşılarında 55 kişi birden görünce hem şaşırdılar, hem mutlu oldular ailece. Hatta bülent Bey de oradaydı. Yıllar sonra ameliyatımı yapan doktorumu karşımda görmekten bende çok mutlu oldum. Burası adeta bir hayvanat bahçesi, doğa cenneti. Kahvaltıda sundukları her şey ekolojik kendi ürünleri. Kahvaltı 75 lira ama bir gününüzü burada geçirebilirsiniz. Ve yine söylüyorum, sucuk bile kendi el yapımları.

Arkadaşlarımız," Bizi tekrar kahvaltıya yada akşam yemeğine getir" diyerek üzülerek ayrıldı buradan, çünkü nefis akşam güneşini izlerken çiftliği gezemedik.  Veda ederken ben en kısa zamanda geleceğim demiştim Gülin Hanıma, pazartesi günü de beni karşısında görünce şaşırdı ve mutlu oldu. Rahat rahat sohbet ettik. Bize çiftliği gezdirdi ve bilgi verdi. Bu geziden Şinasi Çelikkol, Adem Yılmaz(Yaren Leylek) ve Gülin Kayhan ile yaptığım görüşmeyi  bir sonraki sayıda sizlere daha geniş anlatacağım..

Sonuçta sabahın 8'inde evimden çıktım, Kumla'daki misafirlerimizi de evlerine bırakarak saat 9'da eve döndüm. Yorgun ama mutlu ve huzurluydum. Kolay değil iki araç ve diğer özel aracı da sayarsak 55 kişi ile seyahat etmek. Zamanı ayarlamak, herkesi mutlu etmek. Ama başında da söylediğim gibi; biz amatör ruh ile yola çıkmış kocaman bir aileyiz. Hoşgörü, saygı, anlayışla yolumuzu sevgiye yöneltmiş, yolu sevgiden geçenlerle bir araya gelmişiz. Bunu bu gezilerde daha iyi anladım. Hiç bir emek boşa değilmiş. Yıllarca insan kazanmanın sonucu bunlar. Üç beş kuruş kalırsa araştırmalarımızı kitaplaştırmak için harcayacak ve bu kitapları yeni gelen nesillere bırakacağız.

"Hadi sizde gelin" diyerek gruplar oluşturan; yeni dostlar kazanmamızı sağlayan arkadaşlarıma, her zaman yanımda ,yardımcım olan kanatsız meleğim Nuran Işık Hanım ve ismini tek tek anamadığım gezimize katılan tüm dostlara minnettarım. Bizleri gittiğimiz yerlerde ağırlayan, güler yüzle misafir eden herkese selamlar gönderiyorum.En emin şekilde gideceğimiz yerlere ulaştıran , sabırla bekleyen, bir dediğimizi iki etmeyen araç şöförlerimize teşekkür ediyorum. Arkadaşlar bir gezi bitmeden "Haftaya neredeyiz?" diye soruyor. O kadar alıştık ki özlüyoruz birbirimizi. "Bir hafta dinlenelim dedik, emekliyiz bu kadar masraf bizi aşar" dedik ama kısmet yine de..Tekrar buluşuncaya kadar hoşçakalın.

Reyhan ÇORUM..

Kaynak: Bursa il Kültür ve Turizm Müdürlüğü.