• Pazar 16.5 ° / 11.3 ° Dağınık bulutlar
  • Pazartesi 20.7 ° / 13.8 ° kırık bulutlar
  • Salı 18.1 ° / 10.4 ° Hafif yağmur


GEMLİK'İN FUTBOL EFSANELERİ, ÇETİNTAŞ KARDEŞLER..

GEMLİK'İN FUTBOL EFSANELERİ, ÇETİNTAŞ KARDEŞLER..

GEMLİK'İN FUTBOL EFSANELERİ, ÇETİNTAŞ KARDEŞLER..

(KASAP) NEHİR ÇETİNTAŞ İLE SÖYLEŞİ..

Kısaca bir ön giriş yapmam gerekirse; Nehir Bey ile 4-5 ay önce sanal ortamda tanıştık. Zaman zaman telefonla görüştük. Hakkında yazılan yazıları araştırmıştım ama, tanışmayı ve kendisi ile sohbet etmeyi çok istiyordum. Beni kırmadı sağ olsun ve söz verdi. Gemlik'e geldiğinde mutlaka arayacağını söyledi.

Gemlik'in kalbidir Balıkpazarı kahveleri. Orada Gemlikli bir çok sima görürsünüz. Nehir ve Coşkun kardeşlerin geldiğini duyan mahalle, çocukluk arkadaşları iş yerlerini kapatıp görmeye gelmişti. Adeta bayram yeri gibiydi. İşte tam da gazetedeki sayfamın adı gibi, Anılara Yolculuğa çıkmış bir çok yetişkin insan, adeta çocukluk, gençlik günlerini yaşıyordu. Herkes bir anısını anlatıyordu.

Beni aralarına kabul ettikleri için teşekkür ediyorum öncelikle.. Sizler elbette ki, bir zamanların efsane ismi Nehir Çetintaş'ı tanıyorsunuz. Genelde Futbol hayatı ile ilgili yazılar okudunuz.

9.8.2021 Pazartesi günü yaptığımız röportajda; Nehir Çetintaş'ın çocukluğundan başlayarak, yaşamından kesitleri uzun uzun konuştuk.. Coşkun Beyi yormamak için onun hakkında bilgileri de yine Nehir Bey'den aldım.

Önce ailenizi tanıyabilir miyiz?

Yunanistan muhaciri bir ailenin çocuğuyum. Babam Tevfik, annem Nermin. Biz altı kardeşiz, Coşkun, Nehir, Hüseyin, Ülkü, Peyker, en küçüğümüz Osman.

Orhaniye Mahallesi, Kumla Caddesi. 41 No'lu evde dünyaya geldim. İki odası olan bu evde amcamın ailesi ile birlikte oturuyorduk. Bir odada amcamlar, bir odada 8 kişilik bir aile olarak biz kalıyorduk.

Babam çok çalışkan bir insandı. Sabah tütün deposunda çalışır, öğleden sonra zeytinliğe, gece de balığa giderdi.

20.10.1940 doğumluyum. Okula Atatürk okulunda başladım. Sürahi Bey diye bir müdürümüz vardı, bizi bacaklarının arasına alıp döverdi. 2. sınıftaydım kaçtım okuldan, bir daha da okumadım. Abim okumayı çok seven bir insandı, o okula devam etti.

Okulu bıraktıktan sonra tamircinin yanında çırak olarak çalıştım. Elimden her iş gelir.

Top oynadığım için bez ayakkabı giyiyordum. Abim de benim gibi top oynuyordu. Bu ayakkabıları bir hafta içinde parçalıyorduk, babamdan tabi ki dayak yiyorduk. O da haklıydı. Çok zor şartlarda çalışarak kazanıyordu.

Çocukluk yıllarımda mahallede fazla arkadaşım yoktu. 3-4 arkadaşla samimiydik. Biri Daniş Ekim'in oğlu Teoman, Atasoyların oğlu rahmetli Sümer Atasoy, onlarla iyi arkadaştık. (Rahmetli Sümer de çok iyi oyuncuydu)

Sabah erken kalkıp simit satıyordum. Çok çalışkan ve aktiftim. Çarşıdan top sahasının oradaki dereye kadar giderdim. Yolda akasya ağaçları vardı. Onlara sıçrayarak, kafa atarak antrenman yapıyordum. Beni görenler kahvede babama söylüyordu, yine dayak yiyordum. Babam futbolcu olmamı hiç istemedi.

İlk kulübüm federe olmayan Gemlikspor’du. Sonra Gemlik Çimentospor’da futbol oynamaya devam ettim. Gemlik Çimentospor gerçekten dönemin iyi takımlarındandı. Sonra Sümerspor’a geçtim. İyi top oynadığım için beni Sunğipek fabrikasına aldılar. 17 yaşıma giriyordum.

Sümerspor ; Gemlik’te Fenerbahçe gibi bir takımdı, sigortalı olarak işe girmek için herkes orada oynamak isterdi. O zamanlar Sunğipek fabrikasında işe girdiğin zaman hangi köye gitsen varlıklı aileler sigortalı diye kızını veriyordu. Babam fabrikaya girmemi ama top oynamamamı istiyordu. Benim fabrikaya girme amacım top oynamaktı. 1957 senesinde sigortalı bir işçi ve futbolcu olarak fabrikada işe başladım. İki sene Sümerspor’da top oynadım. Hayatım boyunca ağzıma içki ve sigara koymadım, kendime çok iyi baktım. O zamanlar Kumla küçük bir köydü. Her gün Gemlik’ten oraya koşarak gider gelirdim. Babam bana kızıyordu " Neden koşuyorsun" diye.

Sonra beni Bursa karmasına çağırdılar. 1959 senesinde Bursa’nın meşhur Acar İdman Yurdu kulübüne transfer oldum.  Bursa Acar İdman da o yıllarda Türkiye’de en iyi takımların arasında gösteriliyordu. Oradan da genç milli takıma çağrıldım. Ankara'ya karmalara gittik.

Antrenörümüz eski Galatasaraylı Muhtar Tunçaltan’dı. Bir sene oynadıktan sonra askere gittim. Ankara Muhafızgücü’nde futbol oynamaya devam ettim. Askerliğim bitince tekrar Gemlik’e döndüm. Bir süre sonra Sami Özok beni İzmirspor’a getirdi. Ne var ki kulüple anlaşamadık.

Altınordu idarecileri gelip beni kaçırdılar, Altınordu’ya geldim. Başkan Nazif Çağatay’dı. Altınordu’dan transfer parasını alıp babama götürdüğümde şüphelendi. "Sporda adama para vermezler, parayı bir kenara koyalım da gelip isterlerse geri verelim" demişti.

Dört sene sonra Altınordu küme düştü. Üç takım çekişiyorduk. Bursa, Altınordu, Eskişehir. Bursaspor-Altınordu maçı çekişmeli geçti. Ben üç kişiyi sakatladığım için 2-0 kazandık. 65-66 yıllarında Bursa'da istenmeyen adam ilan edildim. O sene Eskişehirspor'a transfer oldum. Türkiye şampiyonluğunu 2 puanla Galatasaray'a kaptırdık.

İzmir’deki ilk yılımda, Altınordu kulübünün de bulunduğu Basmahane yakınındaki Tilkilik’te bir otelde kalıyordum. “Arkadaşlarım kahvede kağıt oynardı, ben her akşam fuara gider on tur atardım. Gemlik'te olduğu gibi antrenman yapmayı hiç bir zaman bırakmadım.

Altınordu'ya geçtim ama, takımda çok iyi bir bek vardı.  Beklemede kaldım fakat bu süreçte hiç bir zaman pes etmedim ve çok çalışarak takımın as oyuncusu oldum. (1963-64 sezonunda) 10-12 maç takıma giremedim. O zaman maç esnasında adam değiştirme yoktu. Bir kaleci, bir bek, bir orta saha, bir forvet yedek alıyorlardı. Bir gün trenle Ankara’ya gidiyorduk. Muhterem Ar, benim gibi sağ bek oynuyordu. O zaman onu kesip oynamam bir hayal, zaten takımı o yapıyordu. Tren Balıkesir’e geldiğinde Muhterem Abi’nin apandisit sancısı tuttu. Doktor geldi, tren bir saat rötar yaptı. Ben kollarımı açıp dua ediyorum, "Allah'ım Muhterem Abi oynayamasın" diye. Doktor, " Oynayamaz" diye rapor verince ben Ankara’da PTT maçında sahaya çıktım ve yirmi iki oyuncunun en iyisiydim. Ertesi hafta hocamız Lütfü Atamer yine Muhterem Abi’yi on bire koydu. Hiç unutmuyorum, İstanbulspor ile oynuyorduk, bizi burada 1-0 yendiler. İdareciler geldi, teknik ekiple konuştular. Erkan, "Siz geçen hafta Ankara’da başarılı olan takımı bozdunuz, iyi oynayan adamı oynatmadınız" dedi. Ertesi hafta yine Ankara deplasmanı vardı. Yine on birde yer aldım ve ondan sonra takımdan çıkmadım. Muhterem Abi’yi santrhafa aldılar.

Size neden kasap diyorlar?

Türkiye'de ilk olarak sert futbolcu olarak gösterilen benim.

Tilkilik’te bir kokoreççi vardı. Bir gün orada kokoreç yiyordum. Birkaç yaşlı adam da şarap içip kokoreç yiyorlardı. "Bize şarap ısmarlasana" dediler. Adamlardan birisi bana, "Çok sağlamsın, vur tekmeyi meşhur ol" dedi. O lafı hiç unutmuyorum. O konuşmadan sonra Göztepe’yle maçımız vardı. Fenerbahçe’den gelen Hüseyin oynuyordu. Aynı anda havadaki topa vurduk fakat ben öyle bir vurdum ki, Hüseyin havada döndü ve yere çakıldı. Biraz sonra aynı şekilde rahmetli Gürsel’le beraber bir topa girdik yine aynı oldu..  Aslında karıncayı bile incitemem Göstepe'nin santroforu Fevzi Zemzem'in bir maçta kafasına bastım. O olaydan sonra adımı KASAP olarak çıkardılar. Aslında karıncayı bile incitemem. Fakat sahaya çıktığım zaman tamamen değişiyordum.

Bir gün yolda gidiyorum. Hanımın biri beni durdurdu. "Sen kasapmışsın dükkanın nerede" dedi. "Ben kasap değilim" dedim.. Bu sert oyunum nedeni ile çok kişiyi sakatladım.

2 yıl sonra Almanya'ya gittim. Orada antrenörlük yaptım. İlhan Mansız, Hakan Balta gibi oyuncuları Türkiye'ye getirdim.

O zaman Doğan Andaç’ın kardeşi İşçi Bulma Kurumunda çalışıyordu. O vasıta oldu. Altaylı Feridun, Göztepeli Halil ve ben aynı günde müracaat etmiştik. Orada iyi bir hayat yaşadım. Augsburg şehrinde Türk SV adlı bir spor kulübünü ve Almanya'da Türklüğe yakışır, disiplinli, iyi bir futbol takımı kurdum, takımım hâlâ 1. Amatör kümede oynuyor. Oradan ilk kuşak Türk gençlerini yetiştirip buraya gönderdik. 54 yıl kaldım. Almanya'dan emekli oldum.

Futbol hayatımda Metin Oktay, Can Bartu, Kaleci Sabri Dino gibi iyi futbolcular hepsi arkadaşım oldu. Maçta  kıyasıya mücadele ederdik ama maç bittikten sonra çok iyi geçinirdik. Onların çok faydası oldu. Futbol efsanelerine ulaşmış olmak benim için gurur verici.

Sakatladığınız futbolcular oldu mu?

O kadar sert oynamama rağmen kimsede ağır bir sakatlığa yol açmadım. Hepsi ile  arkadaştım. Bir hoca "Öyle bir zamanda vuruyorsun ki, hakemin sana faul vermesine imkan yok" diyordu. Bir gün İstanbul’da, Galatasaray kulübünün karşısında Suat Mamat’ın kahvesinde oturuyordum. Metin Oktay geldi, "Gel biraz gülelim," dedi. Tünel’de masör Yorgo vardı. Türkiye’de futbolcuları tedavi eden tek adamdı. Kapıya yaklaştığımız sırada, "Beş-on dakika sonra topallayarak içeri gir" dediler. İçeride üç tane masaj masası vardı. Metin Oktay gidip bir masaya yattı. Bir masaya Deli Doğan, öbürünü de bizim Ayfer yattı. Biraz sonra topallayarak içeri girdim. Yorgo beni görünce, "Kuzim noldu sana?" diye sordu. ‘Sakatlandım’ cevabını verince Metin’e döndü, "Sen benim oğlumsun ama velinimetim geldi, kalk onu tedavi edeyim"dedi. "Yemin ederim adam buraya topallayarak geliyor, şırıngaya biraz su çekip bacağına vuruyorum, koşarak gidiyor " demişti. Duvarında benim resmim vardı. "Nehir yoksa, hasta da yok" diyordu. Hatta sana kartımı vereyim, sakatladığın oyuncuya verirsin diye şaka yolla takılmıştı.

Forvetler beni sevmezdi. Galatasaraylı Uğur’u "Nehir geliyor" diye korkuturlarmış. Futbol o zaman başka türlü oynanıyordu. Antrenör bana talimat veriyordu "Filanca adam çıkacak" diyordu. O zaman oyuncu değiştirme yoktu. Ben sağlam girdiğim zaman adam gidiyordu.

İzmir futbol sahası topraktı. İyi olan futbolculara sahanın içinde çizgi çiziyordum. " Buradan içeriye girmeyin, sizi öldürürüm" diyordum.  Gerçekten sakatlanmaktan korkuyorlardı.

Bir gün Ankara’da Ankaragücü’yle oynuyorduk. On sekizden santraya kadar, sağ bekin oynadığı alana ayağımla çizgi çizdim. Candan Dumanlı yanıma gelip "Niye çizdin o çizgiyi?" diye sordu. "Buradan içeri girersen vücudunu gövdenden ayıracağım" dedim. Maç başladı, baktım Candan oraya girmiyor. Antrenörleri Mustafa Ertan (Beton Mustafa) sürekli "Yerine geç" diye bağırıyordu. Bizim Muzaffer kısa boylu bir adamdı ama rakibine kene gibi yapışırdı. O sol bek, ben sağ bek oynuyorduk. Şimdiki futbolda başarılı olabilir miydik, tartışılır. O zaman adam adama savunma yapıyorduk. Tuttuğun adamı bırakmadığın zaman iyi oluyordun. Zaten benim yanıma beş metreden fazla sokulmuyordu rakip. Benim en korktuğum rakip Candan Dumanlı’ydı, çünkü topu aldığı zaman adamın üstüne üstüne geliyordu. Ne yapacağı belli değildi. Ama başkası topu almış, sağdan kaçıyor, onu durdurmak kolaydı.

1966’ya kadar Altınordu’da kaldım. Eskişehirspor beni oyuncular tekmeden kurtulsun diye aldı. Bütün çocuklar korkuyormuş, "Alalım bari bizde oynasın" demişler.

Ardından Balıkesirspor, Nevşehirspor’da top koşturdum.

Başka anılarınız var mı?

O kadar çok anım var ki, bunları yazabilecek yeriniz var mı? diyor Nehir Bey!

İlk sene maçlar bitince Gemlik Kumla’da bir çadır kurdum. Sabah balıkçılar geliyor, balık alıp yiyorum. Sürekli koşuyorum, çalışıyorum. Kumla o zaman köy, şimdiki gibi değil. Babam Gemlik’ten eşeğe binmiş geldi. Bir telgraf uzattı bana: "Sezonu açıyoruz, acele gel." Osteo Simiç diye bir antrenör getirmişler Yugoslavya’dan. "Bu adam yeni gelmiş, Alsancak’ta anamızı ağlatır, bir hafta geç gideyim" diye düşündüm. Bir hafta sonra babam yeni bir telgraf getirdi: "Kadro haricisin, ister gel, ister gelme." İzmir’e gittiğim zaman hoca beni antrenmana almadı. Bir süre sonra Bulgar CSKA takımıyla hazırlık maçı vardı. Alsancak stadının kapalı tribünü inşaat halindeydi. Toprak kazılmış, sahaya yakın kısmı tahtalarla çevrilmiş. Bana alternatif olarak Adapazarı’ndan Mikael diye bir futbolcu almışlardı. Ben tribünde maçı seyretmeye başladım. Bulgar forvet topu Mikael’in sağından atıp solundan geçti, golünü attı. Bir süre sonra aynı şeyi bir daha yaptı ve 2-0 öne geçtiler. Seyirci " Nehir, Nehir" diye bağırmaya başladı. Başkan Candan Sakaoğlu biraz forsu seven adamdı. "Koy Nehir’i" demiş. Devre olunca bana, " Git soyun" dediler. Hoca, "Nasıl olsa antrenmansız, çıksın sahaya da rezil olsun, seyirci de görsün," diye düşünmüş. Girdim soyunma odasına, bizim malzemeci ayakkabıların çıkan çivilerini yerine çakıyor. "Hangisini vereyim?" diye sordu. "Öldüreni ver" dedim. O zaman hakemler kramponlara bakmıyordu. Ben ayakkabıları giyip çıktım sahaya. Top sol açığa geldi, aynı numarayı bana yapacağını anladım. Geri geri kaçtım, bayrak direğinin iki metre önüne kadar geldim. Bu tam topa vuracakken, ben topla beraber buna bir çaktım, adam inşaat tahtalarından içeriye düştü. Bütün stat ayağa kalktı. Oyuncu sahaya girince maça dönmedi, doğru soyunma odasına gitti.

Eskişehir'e gidişimiz..

Hayatımda bir tek hata yaptım. Altınordu’ya Doğan Kantarcı diye bir başkan gelmişti. 40 bin lira alacağım vardı. Başkan bana, "Kulüp bul git," dedi. Mümin Eskişehirspor’a gitmişti. Abdullah Gegiç beni ısrarla istemiş. Başkan Yalçın Kılıçoğlu İzmir’e gelip beni aldı. Ondan önce Metin Oktay vasıtasıyla İstanbul’da Galatasaray’la görüşmüştüm. Turgan Ece’nin Tarlabaşında işyeri vardı, anlaştık. Hatta bana 500 lira harçlık vermişti. Mecidiyeköy’de King Otel’de kalıyordum. O sırada Aydın Begiter otele geldi, "Biz kaç gündür seni arıyoruz," dedi. Eşim İngilizce öğretmeniydi. "İstanbul’a gitsek hemen okul bulamayız ama Eskişehir küçük yer, orada bana iş bulurlar," dedi. Bunun üzerine Eskişehirspor’a gittim. Hayatımda yaptığım en büyük hata budur. İzmir’den Eskişehir gibi bir kente giden oyuncunun takıma girmesi zordur. Çok iyi maçlar oynamama rağmen belli bir kadro oluştuğu için fazla forma giyemedim. Beni Balıkesir’e, ardından Nevşehir’e kiraladılar.

O zaman oynadığımız futbolla, bugünkü futbol arasında uçurum var. İki tane çalım atan adamın olsun, işi idare ediyordun. Şimdi bir tane adam kötü oynasın, takım zor duruma düşüyor. O zaman herkesin bölgesi belliydi. Bir ara bizi rahmetli Bülent Esel çalıştırıyordu. İki kere santrayı geçmeye kalkıştım, "Gitme, kafanı kırarım!" diye bağırdı bana. Eskişehir’e gittiğimde İstanbul’da bir Beşiktaş maçı oldu, bütün gazeteler beni yazdı. Gegiç takımı çok iyi çalıştırıyordu fakat sahaya çıktığı zaman pasif kalıyordu. Takımı Aydın Begiter yönetiyordu. Altınordu’nun 2. Lige düştüğü sezon bizi Molnar çalıştırmıştı. İki tane taktik veriyordu, işi bitiriyordu. O zaman Bursaspor’la çekişmiştik. En zor deplasman maçımız Adana’da oldu. 2-1 galiptik. Bir ara top taca çıktı, topu almaya gittiğimde seyirciler sahaya taş yağdırınca maç tatil oldu. 3-0 hükmen kazanıp şampiyon olduk. O zaman Adana deplasmanı çok zordu. Yollar bozuk, otobüsle bir günde gidiyordun. Ankara iyiydi, motorlu trenle giderdik oraya. Haftada iki antrenman yapıyorduk ama Cumartesi-Pazar iki maç yapardık. Şimdi haftada iki maç oynayınca ağır diyorlar.

Futbol oynarken rakiplerime çok sert müdahalelerde bulunduğum için pek çok kişi bana rakip olmak istemezdi. Örneğin Eskişehirspor beni kendi takım oyuncularına sert müdahalelerde bulunmaman için transfer etti. O dönemin hakemlerinden Faruk Talu ile bu konuda birkaç anımız var. Ben, topla beraber rakibe giriyordum. Güçlüydüm. Bir müsabakada, rakip oyuncu yere düşmüş, Talu düdük çalmıştı. Ben de “Neden düdük çalıyorsun?” diye sormuştum. “Ölmedi işte” diyerek sitemde bulunuyordum. Bir Altay maçında da henüz maç başlamadan beni yanına çağırmıştı ve “Bu sana ilk ve son ikazım. Rakiplerine sert girme” demişti. En ufak müdahalemde oyundan atacağını söylüyordu. Ben maçta oynadım. Hakem yanımdan geçerken, “Hocam, bırak da rahat oynayayım” demiştim. Sonra Altaylı Gültekin’e topla beraber girmiştim. Gültekin, toptan önce gitmişti. Talu da bana dönerek, “Oyna dedim, öldür demedim” demişti.

Futboldan kazandınız mı?

Futboldan çok iyi para kazandım. Annemin evini derledim, topladım, kız kardeşlerimin evlenmelerine yardımcı oldum, erkek kardeşlerimi yanıma aldım. Manevi ve maddi bana çok şey kattı.

Eşinizle nasıl evlendiniz?

İdman yapmak için spor salonuna  gittik. Bir voleybol maçı vardı. Yağmur yağıyordu, oturduk izlemeye başladık. Yanımda arkadaşım Cenap vardı(o da Fenerbahçe de oynadı). Benim hanım çok zayıftı. Cenap benim hanıma laf attı. Hanım döndü bir bakış attı. Yemyeşil gözleri vardı, o an ben aşık oldum. Tutucu bir ailenin kızıydı. Arkadaşları araya koydum, epeyce uğraştım ama tanıştık. Sonunda sevgili olduk. Babasından istedik ama babası sert oynadığım için vermiyor. "Bu adam sahada böyle, evde kızımı döver" diyor.

Ankara'da önemli bir maç oynuyoruz, attığım bir golden sonra İç İşleri bakanı," Dile benden ne dilersen" dedi. "Ben evlenmek istiyorum, babası kızını vermiyor" dedim. O da" İzmir Belediye reisi Melih Kibar'ı arayarak " Bu işi bitir" dedi. Ve büyüklerin araya girmesi ile 64 yılında evlendik. Çok şaşaalı bir düğünümüz oldu. Koca İzmir düğünümüzü yaptı.

Almanya'dan sonra İzmir'e yerleştik. Güzel bir evde oturuyorduk. 5 ay önce eşim Semine Hanımı kaybettim. Bir oğlum, bir kızım, 4 tane de torunum var. Kızım Almanya da yaşıyor. Oğlum İzmir de Karşıyaka'da Bahçelievler de lokantacılık yapıyor. Eşimin ölümünden sonra çocuklar beni bırakmadılar yanıma geldiler. Eşimle çok mutlu bir evliliğimiz oldu, onu çok özlüyorum. Bazen onunla konuşuyorum. " Beni niye yalnız bırakıp gittin" diye sitem ediyorum.

Halen Altınordu Kulübünün alt yapısı ile uğraşıyorum. Bizden başka kimse kalmadı. Başkanın yardımcılığını yapıyorum. Beni evimden alıyorlar, ilgileniyorlar, onların sayesinde avunup zor günlerimi atlatmaya çalışıyorum. Altınordu’ya hayranım. Böyle bir altyapı dünyada yok. Altınordulu olduğum için gururluyum.

Futbol sizin için ne ifade ediyor.?

Futbol benim için ikinci bir hayat, aşktır.  Her gencin futbolcu olmasını isterim. Oğlumun da futbolcu olmasını isterdim. 8 yaşındaki çocuklar eğer kabiliyetliyse beni arasınlar. Altınordu takımına girmeleri için yardımcı olurum. Çocukların elinden tutmalıyız. Onları yetiştirerek ülkemize kazandırmalıyız.  Almanya’da bulunduğum yıllarda Almanya’daki kulüplerde psikolog vardı. Biz de hala psikolog olmayan kulüpler var. Gençlerimizin hayatlarında da bir düzen yok. Bunu en iyi Altınordu ve oyuncuları yapıyor. Futbol bir akıl işidir, akılla oynanır. Futbolcular akıllarını da alacakları eğitimlerle geliştirmelidir.

70'li yaşlarda olsaydım doğduğum yer olan Gemlik'te bir futbol okulu ve takımı ile çalışmak isterdim. Gerçekleştiremedim, bu  nedenle çok muzdaribim.

20 yıldır Gemlik'e gelmemiştim. Sizinle tanıştıktan sonra Gemlik ile ilgili çalışmalarınızı yakından takip etmeye başladım. Her sabah merakla," Yeni bir şey var mı, tanıdık birini görür müyüm" diye bakıyorum. Gemlik'e özlemim daha da arttı. Size verdiğim söz üzerine bir hafta içinde iki kez Gemlik'e ziyarete geldim. Çocukluk arkadaşlarım, mahalle arkadaşlarımla görüşmek beni çok mutlu etti, moral oldu. Gemlik artık eski Gemlik değil, her yer taş, kaya olmuş. Bu betonların içinde; Gemlik'in ruhunu bana hissettiren, eskileri yaşatmak için büyük mücadele veren bir Gemlik kadını ile tanışmak, Balıkpazarı kahvelerine koşarak gelişiniz, Gemlik için bu duyarlılığınız büyük kazanç. Böyle bir dost kazandığım için mutluyum.

Yalova'ya gelmekteki bir diğer nedenim de abim ve yengemi görmek. Gemlik'e birlikte geldik ve ailemizin mezarlarını ziyaret ettik..

ABİNİZ COŞKUN DA SİZİN GİBİ ÖNEMLİ BİR FUTBOLCUYDU, BİZE BİRAZ TANITIRMISINIZ.?

1. Ocak. 1939 doğumlu.

Ağabeylerimle birlikte futbol oynamayı severdim. Abim Coşkun Çetintaş dünya iyisi bir insan. Daha önce de söylediğim gibi okulunu bırakmadı. Akınspor'da oynadı. Akınspor onun okuması için her türlü desteği yaptı. Altınordu’ya gelmişti, Altınordu da birlikte oynadık. İki sene oynadıktan sonra Antalyaspor’a gitti. Sol kanat oyuncusuydu. Kornerden kimseye değmeden topu ağlara yollardı. Ağabeyim benimle karşılıklı oynarken sakatlandı. Ben Almanya'ya gittikten sonra Antalya'ya transfer oldu. Ve orada futbol hayatını noktaladı.

Futbolda ben ne kadar sert isem , o ise özelinde de ,futbolda da çok sakin, naif birisidir ama çok iyi oyuncuydu.

Futbolu bıraktıktan sonra Aksa'nın idari Amiri oldu. Gemlik'ten Yalova'ya çok insan götürerek işe girmelerine yardımcı oldu.  Sunğipek Fabrikasından emekli Sabahattin Varçin'in kızı Halide ile evlendi. Bir oğlu, bir kızı var. İkisi de Aksa'da tekstil Mühendisi. 2 de torun sahibi. Ailece yaşamlarını Yalova'da sürdürüyorlar..

Abimle aramızda iki yaş var. Gemlik'te ilk kanun çalan Zeynep halam vardı.( Mehmet Yüksel'in annesi) . Gemlik'in ilk eczacılarından birilerinin yanında çalışıyordu.  Abimin ismini "Coşkun akan nehirler" anlamında o koydu. Sonra benim adım da Nehir olarak koymuşlar. Ben ilk zamanlar ismimi pek sevmezdim ama bu isim sonra moda oldu.. Bazen ismimi Neyir olarak yazarlardı, buna kızardım.

Bizim ailede bir futbolcu daha var, en küçük kardeşim Osman Çetintaş. O da Sümerspor'da oynadı.. Almanya'da kısa bir süre benim yanıma almıştım, orada oynadı ama onun futbol hayatı amatörce kaldı.

Nehir Bey ve Coşkun Bey ile tanışmaktan çok mutlu oldum. ALTINORDU Nehir Çetintaş için çok şey ifade ediyor. "Altınordu forması giymekten her zaman  onur duydum.” diyor.

Bana zaman ayırdığı ve bu söyleşiyi yapma fırsatı verdiği için Nehir Beye çok teşekkür ediyorum. Bende onur duydum.

Çetintaş kardeşlere Türk Futboluna verdikleri hizmetler ve Gemlik adını tüm Türkiye'ye duyurdukları için de ayrıca teşekkür ediyor, sağlıklı uzun yıllar diliyorum.

Umarım tekrar görüşürüz.

REYHAN ÇORUM..

Not: (Altınordu-Fethi Aytuna'nın makalesinden yararlanılmıştır.)

GEMLİK'İN YETİŞDİĞİ GEMLİKLİ, ALTINORDU VE ESKİŞEHİR'İN EFSANE FUTBOLCUSU NEHİR ÇETİNTAŞ.. AİLESİNE, DOST VE AKRABALARINA, FUTBOLSEVERLERE BAŞ SAĞLIĞI DİLİYORUZ. IŞIKLARDA UYUSUN.