• Cuma 34.8 ° / 20 ° Bulutlar
  • Cumartesi 35.1 ° / 20.1 ° Bulutlar
  • Pazar 34.6 ° / 19.3 ° Bulutlar

ESKİDEN.....!!! AHHH ESKİDEN...

ESKİDEN.....!!! AHHH ESKİDEN...

ESKİDEN.....!!! AHHH ESKİDEN...

2021 yılının son haftasına girdik. Bu nedenle de bu haftaki iki yazımda biraz nostalji yapalım istedim.

Nuran ışık arkadaşım bir yazı paylaşmıştı, sanıyorum alıntı. Ben yaşlarda biri sanıyorum, aklına geleni şıklar halinde eklemiş. Liste çok uzar da, bu bile yeter. Hadi biraz açalım, 70'li- 80'li yıllara gidelim.

Neleri eskittik arıyoruz.

Çocuklar doğduğunda telefon başvurusu yapılırdı. (Telefon sırası 8-10 yılda gelirdi.)

Evlerde telefon yoktu. Haberleşme daha çok posta ve telgrafla yapılırdı. Evimize ilk telefon geldiğinde mahallede çok telefon yoktu. Varsa da bir iki tane. Daha çok iş yerleri öncelikliydi.

Telefon numaramız 556, sonra önüne bir geldi, 1556 oldu. Manyetolu telefonlar vardı. Telefon kulübelerinde jetonla sıra beklenir, askere veya uzak akrabalara telefon edilirdi. Biraz uzun konuşulsa arkadaki homurdanmaya başlardı. Telefon holde durur, üstünde bir dantel ile, sesi hiç susmazdı. Sürekli birileri arar, tüm komşular numarayı bilir, tanıdıklarına verirlerdi. Birimiz koşa koşa komşulara gider haber verirdik. Saatli saatsiz gelen telefonlar nedeni ile galiba biraz da bunalmıştık.

Sonra kocaman takoz gibi cep telefonları çıktı. Şimdi çocukların elinde bile telefon var. Telefonsuz bir hayat düşünemiyorum. En güzel oyuncak ne? deseler herhalde çok kişi telefon diye cevap verir.

Yine radyolar evlerin baş köşesindeydi. Radyo tiyatroları, arkası yarınlar, Orhan Boran, Arap bacı, vs ilgi ile takip edilirdi. Haber radyodan dinlenirdi. En çok gece yatarken slow yabancı müzikleri dinlemeyi severdim. Gece müzikleri harikaydı.

Sonra kasetli radyolar çıktı. Tüm sevdiğimiz şarkıcıları döndür döndür dinle. Şimdi kasetçi dükkanları da tarih oldu, videocular da. Torba torba kasetleri de eski radyolar gibi çatıya kaldırıverdik.

Televizyon hayatımıza test yayınları ile orta okul yıllarımda girdi. Bu kutunun içinden bize seslenen spikerleri yadırgadık en başta.

Yine tüm mahallelinin toplandığı küçük bir odada çoluk çocuk izlerdik televizyonu. O seste, gürültüde, bir odanın içinde, babam sekide bir dolu çocuk ve kadınla beraber haber dinlemeye, maç izlemeye çalışırdı. Evler sobalı, mahallede bir kaç televizyon ya var ya yok. Kimsenin ayrı odası yoktu. Ayrı televizyonu, bilgisayarı da.

Yılbaşı gecelerinde dansözü bekler gibi, bir aile olarak ne sofraya yalnız oturabildik, ne günler geceler yalnız ve kimsesiz geçti. Tombalalar, oyunlar, sohbetler, beraber yenen yemekler, gülüş, cümbüş yine de çok güzeldi. Tek sorunumuz buz gibi odaya gidip ders çalışmaktı. Oturma odamız her zaman dolu olurdu.

Seksenli yıllarda bu kez renkli televizyon girdi hayatımıza. 82 yılında eve Bursa'dan bir video aldık, bir de test yayınları yapan yabancı marka televizyon. Kocaman kasetli ve kasalı, ağır bir video. Daha Gemlik'te videocu bile yoktu. Yalova'dan torba torba kaset alırdı eşim. Film veya dizi (Hanedan- Dallas gibi dizilerin müptelası olmuştuk) alır, bir hafta sonra götürür yenilerini alırdı. Artık sinemanın yerini bu videolar almaya başladı. Evde Türk filmi keyfi. Buna rağmen çocuklarım küçüktü, hiç bir filmin başını yada sonunu izleyemezdim. Misafiri çok sever, kasetleri aldığı gibi kim varsa çağırırdı, bende ikram yapayım derken hep filmi kaçırır, kapı önünde oturmak zorunda kalırdım. Sonra da filmin başı sonu belli, tekrar seyretmekten pek zevk almazdım. Yine de bir şey demezdim, çünkü biz geniş ailelerde büyümüş çocuklardık. Misafir ve kalabalık bizim alışkın olduğumuz şeylerdi.

Çeşit çeşit yapılan yemekler, birlikte yenince daha da güzel olurdu. O zamanlar bir de bolluk, bereket vardı.

* Telefonun ve radyonun üzerine dantel örtü konurdu.*

Kutu kutu Ören Bayan- Çapa marka dantel ipleri satılırdı. Çapa biraz sarımsı olurdu daha makbuldü. Gemlik'te Giritli kadınlar nedeni ile dantel işlemek yaygınlaşmıştı. Daha çok ev kadını olan annelerimizin, kimi örgü, kimi, kanaviçe, kimi dantel yapar, kimi dikiş diker elleri hiç boş durmazdı. Harıl harıl kız çeyizi hazırlanır, evlerde her şeyin üstüne dantel serilir, örgü paspaslar, tutacaklar, oklava kılıfına kadar her yere bu el işleri konurdu.

* Gazocağı ve tel dolabımız vardı. Annem, tıkanan gazocağını, ucunda kılcal tel olan bir aletle açmaya çalışırken ha bire söylenirdi.*

Benim annem sabırlı bir kadındı, pek söylendiğini bilmem. Mutfak işlerini zevkle yapar, hatta o güzel sesi ile şarkılar söylerdi. Mutfağımızda şömine gibi boş bir yer vardı. Bunun içinde gaz ocağı bulunurdu. Sonra üçlü Aygazlar çıktı. Ortası küçük iki yanı büyük üç tencerelik, yada iki tencere bir kahvelik. Bir masa yada dolabın üstüne konur, yanında hortum ile bağlı tüpü dururdu. Eskisi gibi evlerde çok dolap yoktu, bu nedenle tüpler de açıkta olurdu. Bu tüpleri örtmek için fırfırlı örtüler dikilirdi. Annemin tüpü mavi, uzun İpragaz'dı, çünkü tüpçü Kardeştuncerler babamın iyi dostlarıydı ve bizim yan dükkan komşumuzdu. Ben Aygaz kullandım ve o tüp kuyruklarını yaşadım.

* Banyoda tuhaf bir soba vardı ve tuhaf bir yakacakla ısıtılırdı.*

Bizim evimizde zeytin odunları yakılırdı. Üstünde kazan olan bir sobayı yakardı annem. Banyoda kurna vardı. Zeytin odununun külleri sobanın önüne düşerdi. Sobanın dökümü yanmaktan kararmıştı. Kül deyince, sobamızda yanan temiz tarafından bu küller alınır. Bir bardağa konur, üstüne de su konarak dinlendirilir, bu kül durusu ile de çatal tatlısı, kalbura bastı yapılırdı. Kıyır kıyır olan bu tatlıların lezzeti de değişti, çünkü kül olmayınca yerine başka şeyler konmaya başladı, aynı tadı vermiyor.

* Banyomuz kurnalıydı, hamam tasımız vardı.*

Genelde evde yıkanılırdı. Pirinçten, bakırdan taslarla kurnadan su alarak yıkardı annelerimiz bizi. Bornozlara sarılır hemen sobalı olan odaya koşardık. Büyüklerin ellerini de öpmeyi unutmazdık. Genelde banyo günümüz pazardı.

İlçenin hamamları ve kaplıcası da kadınların toplanarak hem temizlenme, hem de eğlenme amacı ile gittiği yerlerdi. Bu tas üzerine çok maniler söylenirdi.

hamam tası gümüşten

yeni geldim o işten

bunu bana öğreten

senin dümbük enişten

* Naylon terlikler çıkmadan önce tuvalette takunya bulunur ve herkesin ayağına olması için en büyük numara seçilirdi.*

Çok daha eskiden köylerde tuvaletler dışarıda olurmuş ama bizler öyle şeyler görmedik. Büyük bir evimiz vardı. Tuvalet bir taneydi. Banyoda tuvalet yoktu. Yer mozaik ve alaturka. Aynen takunya devrini de gördük naylona terfi etmeden.

Takunya deyince bir de anım var. Bizim ilk okula gittiğimiz zamanlar. Bu arada ben 58 doğumluyum. Yeni yeni ince topuklu süslü takunyalar çıkmış. Amcamın kızı Leyla ile tutturduk bizde isteriz diye. Ninem ne desek yapardı. Aldı ikimizi Bursa Kapalı Çarşıya gittik. Takunyaları aldık bırakır mıyız, hemen giydik, hatta biraz da büyük. Biz Heykelde takkudu tukkudu bu takunyalarla geziyoruz, herkes bakıyor, bakarsa baksın. Doğruca oradan Yazıcıoğlu Sabahattin amcanın Çekirge'deki evine Ayten teyzeye gittik. Kayınvalidesi ninemin kardeşi Servet Hanım. Ayten teyze güler yüzü ile karşıladı bizi. Ama biz takunyaları çıkarmak istemiyoruz. Altları silindi evde öyle gezdik durduk. Eski insanlar ne kadar sabırlıymış...

* Okul kapısında ayva, Şam tatlısı, macun şeker, susamlı şeker, pamuk helva, kestane satılırdı. 5 kuruşa ince bir dilim Şam tatlısı, alırdık.

Bunların eksiği bile var. Yalnız okul kapısı olsa neyse, bakkal amcalar, Şekerci Muazzez, Tatlıcı Ramiz, İsmail Bostancı ve daha niceleri. Leblebi tozları, rengarenk macunlar sopaya sarılı nasıl unutulur.

* Renkli patiskadan dikilme beli lastikli külotlarımız vardı. Artık yünlerden örülen fanilalara, nazardan korunmamız için muska takarlardı !!*

Beli lastikli paçalı kilotlar, bizim zamanımızda da vardı, fakat annem renkli şeyleri sevmezdi. Beyaz patiska olacak. Kar gibi bembeyaz çivitle yıkanacak, muntazam asılacak, ütülenecek. Pijamalara ve her şeyin beline lastik takarlardı. Bu lastiklerin ucuna çengelli iğne takılır ve lastik iki dikiş arasından geçirilir, büzerek giyen kişinin beline göre ayarlanırdı. Lastiği gevşeyen ne varsa çamaşırdan sonra ayrılır, sökükler dikilir, çoraplar yamalanır, lastik değiştirilir yine kullanılırdı. "Bir kere giy, kullan at" devri değildi. Zengini de, fakiri de böyle yapardı. Gündelik, misafirlik giysiler ayrıydı.

* Okul açılacağı zaman Sümerbank ayakkabıları alınır, çok sevdiğim modeller için de bayramı beklemem söylenirdi.*

Bir iki ayakkabıcı dostları varsa da babamın, bu mağazaya mutlaka giderdik. İlçemizde güzel bir Sümerbank mağazası vardı. Bayramdan bayrama, zeytin zamanı birde alışveriş yapılır, her gün mağaza mağaza gezilmezdi. Şimdi artık onu da geçtik, sanal alışveriş çağına geldik.

* Bayramlarda, kıyafetlerimiz ve yeni ayakkabılarımız başucumuzda dururdu. Bazılarımız koynuna alır, yatardı.*

O günlerde bayramlar gerçekten çocukların bayramıydı. Heyecan, mutluluk, beklemek, sabır vardı.

* Uyduruk oyuncaklarımız vardı. Hatırlı bir kişiden çok güzel bir oyuncak araba veya bebek geldiği zaman, bozulmaması için kaldırılır, bize verilemezdi! Biz ona o bize bakardık.*

Kendi oyuncaklarımızı kendimiz yaratırdık. Bebek dikerdi annelerimiz parçalardan. İlk Bebeğim Almanya'dan gelmişti. Sarı saçlı, kabarık giysili. Ama oynamaya kıyamadan sakladım. Kimsede yoktu. Annem çocuklar özenmesin diye vermezdi. Evlenirken çeyiz gitmeden kucağıma alıp götürdüm nişanlımın evine. Kapıyı açtı, beni kucağımda bebekle görünce çok şaşırdı. Buraya Orman avukatı olarak gelmişti. Lisenin karşısında Eşref Bey apartmanında kaloriferli bir ev tutmuştu. O zaman evler sobalı daha, ama orası kömürlü ve kaloriferliydi. Ben 18'e yeni girmişim. Bebeği aldık baş köşeye koyduk. Ne yapsın hiç bir şey demedi bana. “Kimseye vermeye kıyamadım” demedim de, "Gelin arabası için getirdim" dedim.  Tabi yalnız yaşıyor. Bir çok da bekar orman mühendisi arkadaşı var. Misafir gelirlermiş, koltukta bir bebek, düşünebiliyor musunuz? "Nişanlımın bir bebeği var, çok kıymetli, önce o geldi, bana arkadaşlık yapıyor mu?" desin, 28 yaşında bir adam. Ama vallahi ben bunu da yaptım. Komedi gibi bazı şeyler geriye dönüp bakınca. Yani anlayacağınız bebekler kıymetliydi. Sonra kızım doğdu, biraz büyüdü, o bebeği de parçalayıverdi. Ama ben onun bir bez bebeğini eskidi diye çöpe atmışım, hala onu söyler. Demek ki herkesin bebeği kendine kıymetliymiş. Bir de şimdiye bakarsak ne hale gelmişiz hayretler içinde kalıyoruz. Çeşit çeşit pahalı oyuncaklar, bir günde kırıp atıyor çocuklar. Çünkü biliyorlar ki, yenisi alınacak.

* İlkokulda sepet kadar kurdele takardık. Ne kadar kabarık ve büyük olursa o kadar makbuldü. 2 kafa gezerdik.*

Ben gene de o kurdeleli günleri seviyorum ve özlüyorum. Annelerimiz nasılda özenle süslerdi bizi, kalın kalın iki saç örgüsü örer, iki yanıma o kurdeleleri bağlardı annem.

* Babalarımızın gömlek yakaları, bizim okul yakalarımız pazar akşamları kolalanırdı.*

Çeşit çeşit süslü yakalar, bembeyaz yıkanır, bir tasa kolalı su konur. Yemeni ıslatılarak yaka araya konur ve kola ile ütülenirdi. Kazık bibi yakalar boynumuzu kesse de, sesimiz çıkmazdı. Annemin en sevdiği iş ütüydü. Her şeyi kalıp gibi ütülerdi. Çarşafları dörde katlar, iki taraftan tutarız, bir o yana, bir diğer yana çapraz çekiştiririz, sonar onları ütüledi. Annemin dürdüğü çamaşırlar bile ütülü gibi olurdu.

O zaman kadınların işi zordu. Bembeyaz kanaviçeli, dantelli patiska örtüler, karyola takımları hepsi ütü isterdi. Bahçelere balkonlara asılır çamaşırlar, kimin daha beyaz diye, düzgün asılmış diye bakarlardı insanlar.

* Filmler, sokak sokak dolaşan arabalardan bağırarak duyurulur, reklamı yapılırdı.*

Tek eğlencemiz sinema nasıl unutulur, anlat anlat bitmez. Çoğu kez de anlattım zaten.

* Sokaklardan, yoğurtçu, yorgancı, kalaycı, dondurmacı, eskici, bileyici, sülükçü geçerdi.*

Bu mesleklerin çoğu seyyardı ve sokakları şenlendirirlerdi. Bozacı ve ayıcı. Adam eline tefi alır, zavallı ayıyı oynatırdı. Sonra da para toplardı. Bozacı, simitçi ramazan gecelerinde gelir, uyumayan çocukları korkuturduk "Bozacı geliyoor" deyince hemen uyurlardı. Kendini görmez ama sesini duyardık.

* Herkesin en güzel ve en büyük odası misafir odası olarak ayrılır, kapısı kapatılırdı. Sonra da tüm aile küçük bir odaya tıkılır, hayat geçirilirdi.*

Evimiz büyüktü ama aynen öyleydi. O zamanların bütün gelinlerinin, yani annelerimizin bir örnek aslan bacaklı büfe, masa, dört koltuk, sehpa ve iki puftan oluşan misafir odası takımları vardı. Diğer odada ise seki ve tel divanlar. Genelde bu odalarda oturulur, sobalarda, çaylar, kestaneler pişerdi.

* Okulda, Kürt, Türk, Ermeni, Yahudi, köylü, şehirli bilmezdik. Kimse kimseye böyle garip soru sormaz, merak dahi edilmezdi.*

Ayrıca zengin fakir de ayrımı olmazdı. O zaman özel okul yoktu. Beslenme ve yerli malı haftalarında annelerimiz dikkat eder, kimsenin alamayacağı yiyecek koymazdı. Önlüklerimiz tek tipti. Kimseyi küçümsemez, şımarıklık edemezdik. Etnik ve din ayrımı bilmezdik.

Herhangi bir sebeple götürülen hediye paketini açmak, geleneklerimize aykırıydı, ayıptı. Misafir gidince ilk iş onu açmak olurdu.*

Şimdi tam tersi olan bu gelenek bizim zamanımızda da vardı. Görgüsüzlük sayılırdı hediyeyi açmak. Annem doğum günleri yapardı bize, biz sabırsızlanınca kaş göz ederdi. Malum eskiler ne diyecekse kaşı gözü ile anlatırdı. Herkes gider sonrasında kalemler, dergiler, kitaplar getirirdi arkadaşlarımız, hepsini birden heyecanla açardık.

* Dondurma mayıs sonunda çıkar, annem temmuza kadar yememize izin vermezdi.*

Eskiden yaz meyvesi, yiyeceği ayrıydı, kış ayrı. İlk çıkarken turfanda denirdi. Daha pahalı olur sonra bollaşırdı. Bakkallar vardı ve küçücük bir dükkana sığardı sattıkları, çünkü temel gıdalar satılır, herkes tarana, turşu, konserve ne varsa evden yapardı. Dondurmayı annem salepten yapardı ve onun lezzeti başkaydı. O nedenle ben hiç karışık dondurma sevmem beyaz sade olanı yerim. Karpuz kabuğu denize düşmeden karpuz yenmezdi.

* Erkek çocuklar misket, kuka, bezden yapılmış topla futbol oynarlar; kızlar daha çok ip atlarlardı.*

Bu oyunların hepsini oynadık. Çatapat sürterdik taşlara, beş taş, sek sek, saklambaç, körebe, evcilik. Bizim zamanımızda çocuklar bahçelerde, kapı önlerinde oyun oynardı. İtişir kakışır, kavga eder, döner gene sarılırdık. Sanal değildi arkadaşlıklar. Birbirimize dokunur, koklardık adeta. O nedenle eski dostların kokusu burnumuzda tütüyor, şimdikiler sahte.

* Sokakta oynarken en sevdiğimiz yiyecek, bir dilim taze ekmek üzerine sana yağı ve toz şekerdi.*

Salçalı ekmek, şekerli ekmek, anne kurabiyeleri, hamurlar, annelerimiz tepsiye koyar kendi aramızda piknik yapardık.

* Fotoğraflarda gülmek laubalilikti. Pek çok kişinin düğün resimleri cenaze törenlerini andırırdı. Ağır, vakur ve ciddi olmak önemliydi.*

Bu çok önemli, evet eskiden ciddiyet vardı. İnsanların yedikleri içtikleri, yatak odaları vs bunlar namahrem tabir edilirdi. Evde yatak odası kapısı kapalı olurdu. Annem evde büyükler olduğu için makyaj yapmaz, makyaj malzemelerini de çekmecede saklardı. Açık saçık giyinilmez, böyle fotoğraf çektirmezlerdi. Fotoğraflarda kadınlarda, erkekler de gayet şık, traşlı olurdu. Yemek sofraları da böyle boy boy paylaşılmaz, yediği içtiği aldığı hediye ile kimse birbirine hava atmazdı. Fotoğraflar da bir kutuda saklanırdı. Ben o nedenle gruplarımdan ve sayfamdan izinsiz fotoğraf alınması ve paylaşılmasına karşıyım, bu konuda hassasım. İnternete düştü denilerek kimse kimsenin izinsiz fotoğrafını paylaşmamalı. Ama nedense galiba herkes de memnun, sen neden bu saygısızlığı yapıyorsun? demiyor.

* Anneler, vapurda, trende, otobüste rahatlıkla bebek emzirirlerdi.

Emzirmek ayıp değildi. Çünkü bebekler anne sütü ile beslenirdi. O zaman evler kalabalıktı haliyle. Kadınların tülbentleri olurdu, bunu örterler, yan dönerler, çocuklarını emzirirlerdi. Şimdi çok genç annemiz göğüslerim bozulmasın, rahatım kaçmasın, gece kalmayayım diye meme vermeyi tercih etmiyor. Çeşit çeşit mama, kaynat suyu, ver biberonu olay tamam.

* Çarşıda, pazarda anne ve babamızdan bir şey istemek ayıptı. Ancak sorulursa yanıtlardık. Canımız istediği halde çoğunlukla da ret ederdik.

Kesinlikle öyleydi. Her şeyin bir kuralı kaidesi, zamanı vardı. Şimdi aynı şeyi torunlarımıza yapamıyoruz.

* Defter-kitap kaplama kağıtları ya kırmızı ya da mavi olurdu.  Gazete kağıtlarından kese kağıdı yapar, undan yapılmış tutkalla yapıştırırdık.

Bunu her zaman yazıyorum. Biz kitap gazete okuyan bir nesildik. Poşet yoktu hayatımızda. File, zembil, bez torbalar vardı. Kese kağıtlarını bile atmaz ne yazıyor diye okurduk. Bulmaca çözerdik. Oturur kitaplarımızı defterlerimizi yıpranmasın diye kaplardık.

Ayrıca bizler Amerikan bezleri kaynatarak çocuk büyüten nesiliz. Tatile de gittik bez yıkadık. Sonra çıktı bezler. Tuvalet kağıdı pahalı, bez pahalı diye feryat ediyoruz. Yemekten önce bunları düşünüyoruz. Galiba artık her şeyin hazırına alıştık. Bana bu kadarı da biraz fazla geliyor. Şimdi bana kızanlar olacak ama ne yazık ki, tüketimi körükleyerek, üretmeyen bir nesil yarattık.

* Bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek ' bir teklif değil, bir kararın iletilmesi gibiydi. Bu soruya 'hayır' demek mümkün değildi, adetlerimize göre ayıptı. Önemli bir program varsa (bilet, başka ziyaret vs) derhal iptal edilir, aile telaş yumağına dönerdi.

Bunlar daha sonraları. Bizim çocukluğumuzda haber yoktu. Çat kapı kahveye gidilir, çayın yanında bisküvi ikram edilirdi. Herkesin evine teneke ile bisküvi ve lokum girerdi.

Ulaşımda tek tük araba vardı, evlerin önünde, sokaklarda araba göremezdik

Sokaklar çocuklarındı. Kapı önlerimiz boştu. Evden işe yürüyerek giderdi babalarımız, annelerimiz en fazla küfe ile taşıtırlardı pazar zembillerini. Trafik kazaları da haliyle bu kadar çok değildi. İnsanlar ya yaşlılıktan, ya kalpten ya da veremden ölüyordu. Bu kadar kanıksamamıştık ölümü, biri öldü mü mahallede yas olur, kırk gün radyo açılmazdı.

Evet biraz kısa kısa nostalji yaptık.

Gördüğünüz gibi biz yaştaki herkesin anıları aynıydı. Neden böyle oldu hepimiz biliyoruz. Özlüyoruz elbette. Her yönden kötüye gidiyor. Ekonomi artık ihtiyaçlara yetmiyor. Alışkanlıklarımız değişti, alıştığımız şeylerden vaz geçemiyoruz. Sokaklar, insanlar eskisi gibi güvenli değil.

Komşuda güzel bir şey pişse, mutlaka yan komşu tatmadan yenmezdi. Kokar denirdi, canı çeker denirdi. Hatta ben bunu yedim, pişirdim demek bile ayıp sayılırdı.

Şimdi market market dolaşıyor insanlar, ne yapsak da bu günü geçirsek diye.

Değişebilir mi, değiştirebilir miyiz yeniden, çocuklarımızın geleceğini düşünüyorsak bizler de oturup geçmişi düşünerek önce kendi evimizden, sonra çevremizden başlayarak, birazda sorgulayarak yeni bir yıla merhaba diyelim.

Bir kaç gün önce Kios dergisinin imtiyaz sahibi Serkan Bey " Abla istersen 2021'i dergide değerlendir" dedi. Ben yazımı göndermiştim unutmuş. Bugün de elime yazılmış bu nostalji yazısı gelince ben daha da geriye gittim.

Ülkenin durumu malum. Kimse yarın ne olacak bilmiyor. Günübirlik yaşıyoruz. Yaşayacak mıyız? onu bile bilemiyoruz. Hastalıklar, ekonomi iyice belini büktü insanların. Dolu dolu gülmeyi özledik. Bir kahkaha atabilsek, bir kilo pirzola yemiş olacağız da, bir kahkaha atabilsek...

Sonuçta işte benim için çalışarak geçirdiğim dolu dolu bir yıldı. Çok büyük acılar, hastalıklar yaşamadım. Kaybettiğim yakın dostlar oldu. Torunlarım üç taneydi, dört oldu.

Üzülenle üzüldüm, sevinenle sevindim. Bir kitap bitirdik Kadriye Komit ile, yılın son günlerinde bir yarışmaya gönderdik. Benim hayalimdi, ilk kitabımdı. İnşallah, Allah ömür verirse yeni yılda yenileri de gelecek.

Hepimiz bir gün gideceğiz. Geride bir şeyler bırakabildiğim için mutluyum. Yoksa gördüğünüz gibi, bir varmış, bir yokmuş hayat. Neydi o günler, nerde sevdiklerimiz...

Şükretmek dinimizde vardı. Giydiğimiz, yediğimiz, yaşadığımız, kazandıklarımız, sevdiklerimiz için şükrederdik. Hatta kötü gelene bile şükrederdik," Var bunda da bir hayır" derdik.

Biz gene de şükrederim. Sağ isek, hayatta isek, kötünün de üstesinden geliriz, moralimizi bozmayalım... Önce her şeyin başı sağlık diyorum, sağlıklı günler diliyorum.

Her şey gönlünüzce olsun. 2022 yılı güzellikler, sevgi, barış, huzur, para getirsin tüm okuyucularıma.

Geçen yıl sabırla okudunuz, büyük destek verdiniz, sizler sayesinde anılarda dolaştık durduk. Hepinize teşekkür ederim. İyi ki varsınız.

Reyhan ÇORUM.