• Salı 34 ° / 22 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • Salı 34 ° / 22 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • Çarşamba 33 ° / 22 ° Parçalı bulutlu


Dersim – Küba Hattını Okurken Sarsılmak…

Dersim – Küba Hattını Okurken Sarsılmak…

   İlhan Selçuk’un “Ziverbey Köşkü” isimli kitabını okuduğumda 17 yaşında, Ticaret Lisesi öğrencisiydim. İlhan Selçuk; 12 Mart 1971 Muhtırasının-Darbesinin (Bana göre ikinci büyük Amerikan-İngiliz yani Emperyalist Darbenin) Atatürkçü, sol, sosyalist ve devrimcilere yönelik ağır trajedisini yazıyordu.

   12 Mart 1971 darbesi sadece Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi devrimci vatansever öğrencilerin asılmasıyla tamamlanmamıştı. 12 Mart darbesi Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası idam edilmelerine cevaptı. Bu bir rövanştı. Sağ siyasetin intikam çağrılarına verilmiş bir yanıttı. Oysa her ikisinde de yara alan, kanayan, gözyaşı döken ve ilmikte sallanan Türk demokrasisi oldu. Hele hele 16 Şubat 1969’da Amerikan 6. Filosunun kovalanması; protesto eylemlerinde iki kişinin ölmesi emperyalist ABD’yi ölesiye öfkelendirmişti. Kaşınan sağ-sol kavgaları, üniversite öğrencilerinin birbirlerine kırdırılmaları, DP’lilerin siyasi haklarının iade edilmesine yönelik, AP ve CHP’nin de olumlu baktığı Anayasa değişikliğine, Silahlı Kuvvetlerin karşı çıkması, İşçi eylemleri, sendikal haklara ve örgütlenmeye yönelik talepler, ABD endeksli ve menşeli olarak ülkemize bir kez daha kanlı ve işkenceli darbeyi yaptırmıştı.

   Okudukça anlıyorum ki, süreç yeni başlamıştı. 12 Mart 1971, sağ ve sol arasında kışkırtılan kanlı rekabeti idamlarla ancak 3-3’e getirmişti. 12 Eylül 1980 darbesine giden süreç pişirilmiş, Kıbrıs olaylarıyla biraz daha örselenmiş, siyaset sahnesine farklı ideolojilerden, yeni aktörler eklenmiş, yeni ajanlarla renklendirilmişti…

   İlhan Selçuk, “Ziverbey Köşkü” isimli kitabında, (Rahmetli İlhan Selçuk’un bütün kitaplarını okudum) 1971 darbesi sonrası götürüldüğü Ziverbey Köşkünde başına gelenleri anlatır. Gördüğü işkenceleri o muhteşem üslubuyla satırlara öyle bir işler ki, onun neresine vurulursa sizin de oranız sızlar, onun hangi uzvuna elektrik verildiyse, sizde oradan yanarsınız…

   Bir dönemi anlatan tarih kitapları, yarı-otobiyografi, biyografi ve anılarla ilgili yazılmış tüm kitapları severim. 1971’den günümüze 49 yıldır değişmeyen gerçekler mesela. Bu kitaplar sayesinde anlarız… İlhan Selçuk’un “Ziverbey Köşkü” kitabını okurken, “Akrostiş” kelimesine de ilk defa orada rastlamıştım. İlhan Selçuk gözaltına alınır, dönemin ünlü gazetecisi Nazlı Ilıcak, bugünkü Sabah Gazetesi’nin Oda TV Yazarı Müyesser Yıldız’a yaptığı gibi, İlhan Selçuk hakkındaki tüm iddiaları suçlamaları, karalamaları ve iftiraları, gözaltı sürecinde-iddianamesi bile tamamlanmadan ve mahkemeye bile çıkmadan dönemin sağcı-muhafazakâr Tercüman Gazetesine manşet yapar. İlhan Selçuk, bir gün bir kez daha ağır bir işkenceden geçer, vatan haini olduğunu itiraf etmesi istenir. Ayrıca olan olmayan birçok eylemin sorumlusu olduğunu da bu itiraflara eklemesi talep edilir. O ağır işkenceye rağmen, Akrostiş dolu o muhteşem itirafnameyi! Hazırlar.

   Nazlı Ilıcak, beklendiği gibi İlhan Selçuk’un itirafnamesini mahkemeden önce manşete taşır. Oysa Gazetecilik tarihine geçen, medya ahlaksızlık ve ilkesizlik ilk golünü İlhan Selçuk’un işkence görmüş bedenine rağmen koruduğu zekâsı ve Akrostişi ile yemiştir bir kere. Bir daha da kendine geldiği söylenemez. Dengesini kaybetti, sağcı, dinci iktidarlar derken, FETÖ’nün kucağında tamamladı meslek hayatını. O çok güvendiği sağcı, dinci, iktidarlar ya benim gibi Ziverbey Köşkü’nü okuyup, bunu kullanışlı aptal statüsünde değerlendirdiler, işi bitince de taptığı liderinin sümüklü mendili gibi bir köşeye attılar. Ya da yine bu kitabı okuyup, “Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda” döneminde, “Bekle, sıra sana da gelecek!” dediler… Şimdi yalvarıyor ama boş yere!

    Bildiğim, Emperyalizmin, sağcı-muhafazakâr politikaların dini imanı olmasa da Allah’ın bir şekilde var olduğudur.

   İlhan Selçuk, mahkemede itirafnamesine Akrostiş yaptığını ifade ederek, itirafnamedeki her kelimenin sondan ikinci harfinin alınarak sıralanmasını talep eder. İşkence ve dayak altında, bu itirafların zorla alındığı böylece ortaya çıkar… Meraklısına okumasını tavsiye ederim, meşhur Sokrates’in savunmasına rahmet okutacak, tarihi bir savunmadır yazdığı…

   Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam” isimli kitabını da aynı keyifle ama içim burkularak okumuştum. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idama giden trajik hayat hikâyesindeki, o devrimci, vatansever, Atatürkçü, sol, sosyalist idealistliğini…

   Uğur Mumcu’nun, Nazım Hikmet’in, Can Yücel’in, Atilla İlhan’ın, İlhan Arsel’in kitaplarını da okudum, Turan Dursun’un da… Rus, Fransız, Japon, İtalyan, İngiliz ve İsveç Edebiyatını, Amerikan Romanlarını da sevdim, Amerikan solcularının kapitalizm eleştirisi kitaplarını da. Ama beni en çok ülkemizin aydınlarını okumak etkiledi… Zülfü Livaneli’nin, Nihat Genç’in, Cezmi Ersöz’ün, Elif Şafak’ın, Aret Vartanyan, İskender Pala, Salah Birsel, Ahmet Ümit ve Murathan Mungan’ın da okumadığım kitabı kalmadı…

   Bizden olanı daha çok sevdim…                                                                                                     

   Tutuklu gazeteci Müyesser Yıldız’ın hemen hemen tüm yazılarını kaçırmamaya çalıştım. Mine Sögüt, Ahmet Şık, Sinan Meydan, Levent Gültekin, Enver Aysever, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, İsmail Saymaz, Emin Çölaşan, Yılmaz Özdil ve Soner Yalçın kitaplarıyla ve yazılarıyla ayakta kalıp, iktidar yanlısı yazarlar olan Haşmet Babaoğlu, Salih Tuna, Ahmet Kekeç’i de takip ettim.

   Ama itiraf ediyorum, kapitalizme, emperyalizme yakın duran ne sağ yazarları sevdim, ne de sağ ideolojileri. Ne ABD, İngiliz hayranlıkları bitti, ne sözde muhafazakâr duruş sahtekârlıkları. Ne bu vatana ihanetleri bitti ve bitecek, ne de yağdanlıkta ve yalakalıkta ki sınır tanımazlıkları… Ajan çıkarmadıkları, kukla olmadıkları, kandırılmadıkları tek dönem yok… Kullanmadıkları tek bir olgu, tek bir değer de yok bunların. Allah, Kuran, Din, Ayetler, Dualar, Hadisler, Vatan, Bayrak, Milliyetçilik, Hukuk, Anayasa onların istediği biçimde kullanılabilir. Yeter ki iktidara gelsinler, yeter ki iktidarlarını kaybetmesinler. İdeolojileri çarpıtabilir, mezhepleri, kavimleri, milletleri, milliyetleri, renkleri istedikleri gibi birbirlerine kırdırabilirler.

   Türkiye’de tek bir sağcı lider yoktur ki, ABD ve İngiltere’den icazet alarak, bu ülkede iktidara gelmemiş olsun. Bunların sözde dini tarikatları da aynıdır. ABD ve İngiltere isterse ayakta kalabilirler. Allah ve Kuran-ı Kerim istediği için değil. En çok ajan o nedenle bu zihniyetten ve bu tarikatlardan çıkar. BOP eş başkanlığı yapıp, Türkiye’de milli ve yerliyiz derler… PKK ile terör örgütleriyle masaya oturup, Kozmik Odayı terör örgütlerine açıp, darbeye giden yolda sessiz kalıp, darbeyi önleyemeyip, ülkesinin yarısını terörist, darbeci, hain ilan edenlerde bunlardan çıkar. Alevi açılımı derler, Kürt açılımı derler, siyasi iktidarda kendilerine yönelik desteği kaybettiğinde, emperyalizmin işaretiyle etnik milliyetçiliği, terörü kaşırlar… Aleviler, Kürtler, kendilerine karşı olan tüm Türklerde, hatta Sünnilerde aynı potada öteki oluverir; kutuplaştırılır, her türlü damgayı yerler…

   Sağ yazım, sağ edebiyatta bunlardan beslendiği için tıkanıp kalır. Bir süre yaratıcı olurlar, solun, sosyalizmin, komünizmin, liberalizmin,  milliyetçiliğin (işlerine gelmediğinde milliyetçiliğin ve liberalizmin! T.C. tabelalarını kaldırdılar yahu bu ülkede. Andımızı yasakladılar! Daha ne olsun) açmazlarını, ikilemlerini bulup, kalem oynatırlar. Sonra tekrarlar gelir. Sıkıştıklarında yine liberal, yine milliyetçi ve hatta bazen de Atatürkçü oluverirler. Ardından tıkanırlar ve baştaki ne derse onu söylerler. Sahibinin borazanından öteye bir milim gidemezler. Açın sağcı gazeteleri, iktidara yakın tüm yayın organlarını aynı manşetler, aynı söylemler. Üretemezler çünkü. Sosyal medya destekçileri de aynı. İki kelime polemiğe giremezler. Sıkıştıklarında, hain, darbeci, PKK’lı, terörist derler ve çekilirler. Çünkü taptıkları adam da aynısını söylüyor. Hem sağcı, dinci, muhafazakâr sistem, hem de sağ edebiyat bitmiştir ülkede. Belediye Başkanlarının, vekillerinin bile fonksiyonu kalmadıysa, ben ne diyeyim…

   Oda TV Yazarı Müyesser Yıldız’a, Barış Terkoğlu’na, Barış Pehlivan’a ve muhalif daha birçok vatansever gazeteciye yapılanlar değişmiyor çünkü. FETÖ 10 yıl önce aynısını yapmıştı. FETÖ gibi örgütler, tarikatlar, cemaatler, hangi ideolojiden beslenip, hangi zihniyetteki iktidarlardan çıkıyor acaba? 1971’de İlhan Selçuklara yapılanlar ve Nazlı Ilıcak gibiler, 2011 ve 2020 de Müyesser Yıldız’a, Barış Terkoğlu’na, Barış Pehlivan’a yapılanlar, Zaman Gazetesi, Fetö ve Sabah Gazetesi… Vatansever İlhan Selçuk’a olan kinleri de bitmemişti bunların…

   Bunları yapanlar kadar, suskun kalan medya mensupları, aydınlar, gazeteciler ve yazarlar da yargılanacak tarih içinde, hukuken, vicdanen, mesleki etik adına ve insanlık adına…

   Bizden olanı çok sevdim, dedim ya…

   Yazar Zafer Köse, bizden biri.

   Gemlik Belediyesi’nin organize ettiği 1. Uluslar arası Gemlik Zeytini Festivali kapsamında organize ettiği Gemlikli Yazarlar imza kampanyası gününde tanıştım kendisiyle. “Kuş Sesleriyle Direnenler” isimli kitabını imzalayıp, hediye etti. Ben de kendisine “Zeytine Sor” isimli romanımı imzaladım. Yazar Zülfü Livaneli ile yaptığı Nehir Söyleşi kitabı, “Livaneli’nin Penceresinden” isimli kitabını da, Son Nokta Gazetesi Yazarı Erol Erkılınç, Sevgili ağabeyim Ayhan Ermiş’in de olduğu bir Mercan Restoran akşamında imzalattım. Anason kokulu, edebiyat tadında, keyifli bir gece olmuştu. Konu tabii ki siyaset, edebiyat, kültür işleri ve en çok da Gemlik’ti.

   Erol Erkılınç’da, Ayhan Ermiş’te, 1971 muhtırasının çocukluk anılarına sahiptiler. Ancak 1980 darbesine giden yolda ise tarihin tanıklarıydılar. Türkiye’nin darbeye giden süreçlerinin, Gemlik’teki aktif öğrencileri ve gözlemcileri olmuşlardı. Yaşanan acıların, gözyaşlarının, trajedilerin bir parçası olan bu değerli insanlara, o acılardan, kandan, gözyaşlarından ve trajedinin tüm katmanlarından fazlasıyla büyük paylar düşmüştü. Gemlik’in sağcı gençlerini ve dönemin ülkücülerini de iyi tanıyorlardı, sol, sosyalist, devrimcilerini de. Dönemin ajanlarını da biliyorlardı, provokatörlerini de… En çok her dönemin sessiz kalan izleyicilerine şaşıyorlardı ama!...  Onlar 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında kurtarılmış bölge ilan edilen ve bir şekilde bertaraf edildikleri için kurtarıldığı iddia edilen Gemlik’in devrimcilerinin yanında mücadele vermişlerdi…

    Fonda sohbete eşlik eden müzik, anason kokulu sıvı, yaşanmışlığın verdiği coşkunun kelimelere dökülmesi geceye renk kattıkça, sohbetin kıvamı da edebiyat tadında olmaya başlamıştı. Burada aklıma Zafer Köse’nin “Sarsılmak” isimli kitabı geldi aniden. Daha önce bir başka Gemlik çıkışlı yazar olan (Aslen Ağrılı değerli bir dost) Ümit Murat ile konuştuğumu hatırlıyordum. “Sarsılmak” isimli kitap, Gemlik’in 1975 ile 2000 yılları arasında yaşananlarına ışık tutan bir roman olduğunu söylemişti. Tam yerine denk getirmişim. Kitabın kahramanı Serhan ile aynı masada oturduğumu o an anladım. Herkes kahkaha atarken, ben daha da meraklanmıştım. Yaşanmış anılardan oluşan biyografik roman “Sarsılmak” kitabının kahramanı Serhan, Ayhan Ermiş ağabeyimin ta kendisiymiş. Siyah Beyaz yayınevinden çıkan 2009 Ekim tarihli bu muhteşem roman, iki baskı sonrasında bulunması imkânsız hale gelmiş. Serhan ağabey, Pardon Ayhan Ermiş, kendisinde kalan son kitabı, sadece okumak için olduğunu da üstüne basarak bana teslim etti.

   İnanın, sadece Glen Maade, Tess Gerritsen, Dan Brown, Umberto Eco, Amin Maolouf ve Jean Christophe Grange gibi yazarların kitaplarını ve romanlarını başlar başlamaz bitiren bir okuyucuyum. Ama Zafer Köse’nin “Sarsılmak” isimli biyografik romanı, çok satan yabancı meslektaşlarının kitaplarıyla yarıştı. Pandemi sürecinde, bir Cumartesi sabahı başladığım 445 sayfalık romanı, çay, kahve, sigara eşliğinde akşamüstü tamamlayana kadar bırakamadım. Gemlik vardı kitapta, Kumla vardı. Adliye Köyü, Haydariye Köyü vardı. Bursa, İstanbul ve Yalova’da öyle… Bir çocuk saflığında delikanlılığın, aşkın, aile olmanın muhteşem fonunda, Gemlik’in siyasi geçmişi tüm yönleriyle ele alınıyordu.

   Gemlikli devrimci gençlerin hayalleri ve idealleri uğruna, emperyalizme karşı dik durmaya çalışırken, emeğin ve emekçinin peşinde geçen ömürleri, devlet otoritesi, sağcı öğrencilerle çatışmaları, ikilemleri, açmazları heyecanlı bir anlatımla okuyucuya sunuluyordu. Gemlik’teki işçi yürüyüşleri, grevler, pankartlar, duvarlara yazı yazma eylemleri, gizli gizli kitap alışverişleri, hem solcuların, hem sağcıların öldürülmeleri, meşhur Lise eylemi ve daha birçoğu, yakın görgü tanıklarının kimilerinin ismi değiştirilmiş olarak, kimilerinin aynı kalarak anlatımlarıyla adeta ete kemiğe bürünüyordu. Öğretmenlerin ve polisin bölünmüşlüğü, devrimci gençlerin aşka bakış açıları, aile kavramı, vatan kavramı, akrabalık ilişkileri, Alevi-Sünni, Türk-Kürt oyununa değinmeler kitabın ince işçiliği olmuş. Gemlik’in 1970’lerde nasıl sol, sosyalist, devrimci ve emekçi ilçesiyken, nasıl olup da merkez sağcı ve muhafazakâr bir ilçe haline geldiği, sanayileşmesi, göç alması, güvenlik güçlerinin solcu avı kitabı okunması gereken bir başyapıt haline getiriyordu.

   17 Ağustos 1999 Marmara Depreminde başlayan, 12 Kasım 1999 Düzce Depreminde final yapan kitapta, geri dönüşlerle Gemlik’in 1970, 1980 ve 1990’lı yılları anlatılıyor. Onurlu bir karakter olan Serhan’ın, 12 Eylül sürecindeki sorguda yaşadığı işkenceler, hapishane hayatı, hapishaneden çıktıktan sonraki süreçlerde yaşadığı işsizlik krizleri, Türkiye’nin 10 yıllık dönemlerini de fazlasıyla aydınlatmakta. Kitaptaki birçok karakteri gerçek hayattan da tanıyor olmam, iyi bir okuyucu olarak hazzımı katladı diye bilirim.

   Bizden olanı çok sevdim…

   Gemlik Son Nokta Gazetesi yazarı değerli Ağabeyim Erol Erkılınç’ın “Dersim-Küba Hattı. Dudaktan Fışkıran Kan” kitabını da bugün okudum. Siyah Beyaz Yayınlarından Nisan ayında çıkan 202 sayfalık kitabı büyük bir merak ve heyecanla okudum. Zafer Köse’nin “Sarsılmak” isimli romanında olduğu gibi Erol Erkılınç’ın bu biyografik romanında da altını çizmek istediğim birçok bölüm oldu. Ama ikisini de çizemedim. Bunun yerine, ikişer, üçer kez okumayı yeğledim. Bazı basımdan kaynaklanan, (Özel kelimelerin ve bazı isimlerin küçük harflerle başlaması gibi imla yanlışlarına rağmen) dönem anısı, biyografi romanı olan bu kitapta beni oldukça etkiledi diyebilirim. Bir kere aslan payı Gemlik’in olmuş. İkincisi Dersim’de başlayan, Dersim olaylarının küçük bir eleştirisinin de yer aldığı anılarla süren etkileyici roman, Konya, Ankara, İstanbul, Ağrı ve Bursa anılarıyla örülü. 1971 muhtırası öncesi ve sonrası tüm siyasi olaylar, devrimcilerin gözüyle net özetlenmiş. Ancak 1970’lerin Türkiye ve Gemlik siyasi hareketleri ise oldukça akıcı ve sinematografik bir tonda kelimelere aktarılmış.

   Kitabın Kahramanı Orhan’ın, 1981 yılı Mayıs ayında Bursa Çekirge Levazım Birliğindeki işkenceli sorgusunda başlayan kitap, geri dönüşlerle bize adeta Dersimli, Alevi, Devrimci bir kahramanın gözüyle bir ülkenin siyasi geçmişini sorgulatıyor. Türkiye’de aslında Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımı olmadığını, sınıfsal, sosyal ve sömürü düzenine ve eşitsizliğine bağlı siyasal sorun olduğunu vurgulayan Erol Erkılınç, kitabının kahramanı Orhan’ın dedesinin Dersim olayları sonrasında Konya’ya sürüldüğündeki açlık günleri, o günleri komşularının dayanışmasıyla nasıl aştıklarını büyük bir merakla okutuyor. Erkılınç, Ankara ve Gemlik’teki Dersimliler ve diğer insanlarla olan dayanışma ve paylaşım anıları eşliğinde Hümanizmi gözümüze gözümüze sokuyor. Ne olursan ol, önce insan ol, önce ahlaklı ol… Mahallenin kurbağalarını bile vermeyen, kedilere, köpeklere sahip çıkan, mahalledeki fuhuş olayının verdiği rahatsızlığa bile kayıtsız kalmayan ergenlerin, büyüdüklerinde nasıl bir emek, eşitlik mücadelecisi olduklarını hiç ıskalamadan, hiç de böbürlenmeden, kibirsiz bir akışta kelimelere döküyor.

   Alevilerin eğitimden, sosyal yaşama, siyasetten, düzen içindeki yerlerine kadar üzerlerine atfedilen baskıları da anıları içinde serpiştiren, bunu yaparken de kara mizahı hiçbir paragrafta bırakmayan Erol Erkılınç,  kitabıyla her şeyden önce unutmaya başladığımız insanlığımızı, onurlu olmayı, ahlaklı olmayı hatırlatıyor. Kitapta Gemlik Lisesi işgali, Dereboyu Çatışması, Gemlikli Balıkçıların Deniz Kazasında Ölümü, Gemlik’te 80 öncesi öldürülen solcu ve ülkücü gençler, Sungipekteki fabrika eylemleri, 1980 darbesinde devrimcilere yönelik akla ziyan işkenceler; hapishane zulümleri, polisiye roman tadında bizlere sunuluyor…

    Şair, “ayrılık hep bize mi düşer usta?” diye sormuş ya, acılar hep devrimcilere mi düşer usta?

   Ya ölüm, hep vatanseverlere mi düşer usta?

   Muhteşem Küba Tasviri ve Şiiriyle tamamlanan kitapta, Gemlik Körfeze Bakış’ın 31 Mart 1992 tarihinde katledilen sahibi ve yazarı Gazeteci Bülent Ülkü’ye de geniş yer ayrılmış. Bülent Ülkü’yü yakından tanıyanlardan birisiydim. Daha sonra benim de gazete büroları açtığım Gürle İş Merkezindeki küçük ofiste haftalık Gemlik Körfez’e Bakış gazetesini çıkarıyordu.

   Henüz bir-iki yıllık, tecrübesiz sayılabilecek bir gazeteciydim. Gemlik ve Orhangazi çoktan Sanayi Kenti olmuş, işçi ve emekçi sömürüsü de böylece yeniden başlamıştı. Gemlik’i Turizm Kenti değil, Sanayi Kenti olmaya mahkûm eden yılların finaliydi. Benim çalıştığım gazeteler; işçi eylemlerini normal bir eylem ya da işçi greve gitti türünde değerlendirirken, Bülent Ülkü, daha radikal başlıklar, daha sarsıcı detaylarla haberi kamuoyuna vermekteydi. Her türlü işçi sömürüsüne; hukuksuzluğuna, işyeri cinayetlerine ki, işyeri kazalarına o her zaman cinayet derdi, karşı amansız bir mücadele veriyordu. Hiçbir baskı onu milim geri attırmıyor, korkusuzca gazetecilik, yazarlık, ama devrimci gazetecilik, devrimci yazarlık yapıyordu…

    Gemlik’e Grup Yorum ilk onun girişimleriyle geldi. Tek suçum haber yapmak ve haber yapmak için fotoğraf çekmek iken, çıkan kargaşa da ilk polis copunu da o konser de yedim. O konserde çektiğim fotoğraflar polisin eline geçmesin diye, filmini çıkarıp yaktım. O konserde ilk defa fotoğraf makineme el konuldu. Baktılar ki makinenin içinde film yok, Gemlik’te görev yapan bir komiserin de yardımıyla, makinemi geri alabildim… Çıkan kargaşa, kavga ve eylemler nasıl mı haber oldu? Belki hatırlar diye yazıyorum, konseri izlemeye gelen ve o sırada Bursa’daki bir gazetede görev yapan Gazeteci arkadaşım İhsan Bölük sayesinde. Polis önde görev yapan gazetecilerin peşine düşünce, o seyirci arasından fotoğrafları çekebilmişti…

   24 Ağustos 1990 tarihli Grup Yorum Konserinin farklı ve acı bir anısı daha oldu. Değerli arkadaşım Gemlik Haber Gazetesi Sahibi Serhat Seferoğlu’nun Atatürkçü, ilerici, sol ve sosyalist görüşlü değerli babası Necati Seferoğlu’nu da o gün kaybettik. Dönemin Ardahan SHP İlçe Başkanlığı yapan, Ardahan Haber Gazetesini Aralıksız 20 yıl çıkaran bu değerli Atatürkçü Eğitimciyi bir kez daha saygıyla anıyoruz. Gemlik Haber Gazetesi’nin bir çok yönden önemli ve anlamlı olduğunu anlatabiliyor muyum?

    Haksızlığa karşı en büyük tepkiyi Bülent Ülkü veriyor, en büyük mücadeleyi gösteriyordu. Bir avuç arkadaşıyla açlık grevine gittiler. Haberlerini yaptık. Öncesinde, akşamları çay içmeye yanına uğrardım. Hem onun hem de arkadaşlarının sohbeti hoşuma giderdi. Bol gazete, bol dergi, bol kitap dolu bir ofisti. Ancak polis baskısı altındaydılar. Daha sonraları bana, “çayını iç, hemen git. Bu aralar buraları tekin değil. Senin de başına bir şey gelsin istemem” diyerek, olayların dışında tutmaya çalıştı. Hani Amerikan tarihinin, Amerikan Sinema Endüstrisinin Son Mohikan’ı var ya, O da, 1980 sonrası Türkiye’nin kalan son Devrimcisi gibiydi.

   Bir keresinde, Karacaali’de kalan anne ve babasını görmeye, bir arkadaşımın arabasının bagajında götürmek zorunda kaldık… Onunla ilgili en muhteşem anım da bu oldu…

    Ben 1992’de Malatya’da vatani görevimi yaparken, acı haberini aldım. Her ölüm yıldönümünde Karacaali’de anılıyordu. Mezarına anmaya gelenlerin sayısı giderek azaldı. Ama anısı yaşıyor. Erol Erkılınç’ın Gemlik Son Nokta Gazetesindeki köşesinin ismi, “Körfeze Bakış” çünkü…

   Belki gazetemiz sürekli yayınlanamıyor ama internetten devam ediyoruz. Bizden olanı seviyorum dedim ya, bizden olanları okudukça, onlarla konuştukça, onlar var oldukça, pes etmemeyi öğreniyorsun. Gazete çıkmadığında değil diyorum kendime, vazgeçtiğinde kaybeder, vazgeçtiğinde ölürsün. Gerçek dostlar var ve vazgeçmiyorsun işte. Zaten okumayı yazmayı çok seviyorsun, yaz diyorum işte. Durmadan yaz…

   “Dersim-Küba Hattı. Dudaktan Fışkıran Kan” isimli kitabın kapağında Erol Erkılınç, “Memleketimizdeki bir bölgenin adıdır Dersim, Ama anlamı daha fazladır, bir kültürdür. Umuttur, direniştir… Dünyadaki bir ülkemizin adıdır Küba. Ama anlamı daha fazladır. Nazım’ın Abidin’e sipariş ettiği mutluluğun resmidir. Henüz yaşamadığımız en güzel günlerimizdir” diyor.

   Ya Gemlik?

   Her ikisinin ortasında kalmış, her ikisinden de fazlasıyla almış, sıfatına çok mutlu payesi olmasa da yaşamış ve sınanmış denilebilecek, anlamı çok daha fazla olan bir şehir değil mi?

   Gemlik belki de, “Dersim-Küba Hattını” okurken, “Sarsılmaktır” diyorum.

   Büyük Yazar Yaşar Kemal, “Her yazarın bir Çukurova’sı vardır” diyor.

   Gemlik belki de benim Çukurova’mdır!…

   Gemlik’in hem roman kahramanı Serhan’ın özelinde Zafer Köse’nin “Sarsılmak” kitabına, hem de Orhan’ın bakış açısında, Erol Erkılınç’ın “Dersim Küba Hattı. Dudaktan Fışkıran Kan” kitabına hak ettiği değeri vereceğine inanıyorum. Orada yazanlar, bizim tarihimiz, bizim kültürümüz, bizim gerçeğimiz, bizim anılarımız ve bizim edebiyatımız çünkü…

   Kim bilir, geçtiğimiz yıl Gemlik Belediyesi tarafından Ağustos ayında yapılan Gemlik Kitap Fuarı belki bu yıl da tekrarlanır ve Zafer Köse ile Erol Erkılınç bu Gemlik romanlarıyla oradaki hak ettiği yerini de alır…

 Yazımı, Erol Erkılınç’tan da etkilenerek, Nazım Hikmet’in “Meşin Kaplı Kitap” isimli şiiriyle bitirmek istiyorum:

   Yaldızlı meşin kabı

   Parçalanmış kitabı,

   Ay altında dün gece

   Deli bir derviş gibi,

   Mumu sönmüş, rahlesi yere devrilmiş gibi,

   Okudum saatlerce…

   Yaldızlı meşin kabın

   Parçalanmış koynunda uyuklayan kitabın,

   Çevirdikçe küf kokan her sarı yaprağını

   Sandım ki eşiyorum bir mezar toprağını.

   İnce el yazıları canlandı birer birer

   Masallarda çizilen yüzleri gösterdiler;

   İblis bir yılan oldu, Âdem Havva’ya kandı,

   Kardeşini öldüren lanetli ruhu gördüm.

   Koca tahta bir gemi ummanlarda çalkalandı,

   Ufuklardan güvercin bekleyen Nuh’u gördüm.

   İsmail’in topuğu kumdan çıkardı zemzem.

   Turu Sina da Musa kaldırdı kollarını,

   Asasını vurunca yarıldı Bahri Kulzem

   Buldu Beni İsrail Kudüs’ün yollarını

   Zekeriya zikrini

   Bir sonsuz aha verdi,

   Doğdu İsa, bikrini

   Meryem Allah’a verdi,

   Kureyşi Muhammed’e kucak açtı Medine.

   Bir ateş mezar oldu Kerbelâ Hüseyin’e…

   Sayfalar döndükçe bunlar hep birer birer

   Doğrulup devrildiler.

   Ay battı güneş doğdu,

   Kalbimde ateş doğdu.

   Yaldızlı meşin kabı

   Parçalanmış kitabı

   Varsın gömülsün diye bir ebedi uykuya

   Attım kör bir kuyuya…